Copyright © Tuğçe'nin Kitaplığı
Design by Dzignine
Çeviri Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviri Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Şubat 2013 Salı

Çiftlik - Emily McKay | Yorum ve Şöyleşi


52f30146-96c1-47e6-a8d2-7efbb86f6d31-1Blogum Dergisi (www.blogumdergisi.com) Şubat 2013 sayısında yayımlanan Çiftlik - Emily McKay, yorum ve şöyleşimi burada da paylaşmak istedim... Diğer güzel yazılar için aşağıda dergiyi bulabilirsiniz :) Şimdi kitabımıza geçelim...

Puanlama : B- 
Yazar: Emily McKay
Çevirmen:  Meral Şen
Sayfa Sayısı:  387
Dili: Türkçe
Yayınevi:  Optimum Kitap

Emily McKay’in gençlik edebiyatı türündeki ilk kitabı, Çiftlik, kapağından anlaşıldığı üzere; ürkücü ve heyecanlı bir roman.

Lily, Mel ve bir kısmı da Carter tarafından aktarılan hikaye, yakın gelecekte kıyamet sonrasında geçiyor. Yanlış giden bir bilimsel deney sonucu insanlar vampire değil ama kan içen ve Tick denen yaratıklara çevrilmişlerdir. Bu yaratıklar canavardır ve canavarlar gibi görünmektedir. Bu tehdit ortaya çıktığında Lily ve otistik ikiz kız kardeşi Mel, diğer birçok gencin yaptığı gibi Çiftlik’e sığınmışlardır. O zaman bunun kendi korunmaları için olduğuna inandırılmış ancak zaman geçtikçe esas amacın kanları için toplandıkları olduğu ortaya çıkmıştır.  On sekiz yaşına gelenler ortadan kaybolmaktadırlar ve onların Çiftlik’ten ayrıldıkları söylenmektedir ama Lily bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için beklemek niyetinde değil. Bir kaçış planı yapar ve tam uygulamaya koyduğu sırada geçmişinden bir çocuk çıkagelir, Carter.

Carter bir isyancıdır ve Lily’i tamamen başka bir sebepten dolayı aramaktadır, insanlığı kurtarmak! İlk başlarda Lily’den birçok şeyi gizlemek durumundadır çünkü Lily’nin ilk amacı Mel’i korumaktır.  Ve tabii ki yoğun, heyecan verici ve sürükleyici bir macera okuru beklemektedir. Ayrıca küçük bir aşk hikayesi de konunun bir parçasıdır, okur daha ne isteyebilir ki...

Yazar, kurduğu dünyayı okura tam olarak anlatabilmek ve içine alabilmek için özel bir çaba sarf etmiş. Tam da bu sebeple biraz yavaş başlıyor hikaye.  Detaylı anlatılan bu dünyanın tüm korkunçluğu ve çarpıklığı gözler önüne seriliyor ama yine de adeta gözünüzde canlanan bu dünya, yaratılan karakterlerin önüne geçemiyor. Kitabın en etkileyici yanı, korkunç vampirleri, zombileri değil, macera dolu kaçış hikayesi ya da ürkütücü dış dünya da değil, en etkileyici yanı kesinlikle; en küçük roldeki karakterin bile son derece özenle yaratılmış olması, Lily, Mel ve Carter’ın gerçeklikleri, derinlikleri ve okur ile kurdukları güçlü bağ.
Emily-MckayKitabın yazarı Emily McKay ile vampirlere son zamanlarda alıştığımızdan farklı, korkutucu bir bakış açısı sunan ve karakterleri ile göz dolduran kitabını ve hikayesini konuştuk... 

Beni kırmayıp bu sohbeti kabul ettiğiniz için önce teşekkür ederim. Çiftlik kitabınız Türkiye’de Kasım Ayında yayımlandı, Amerika’daki yayımlanma tarihinden bile önce. Bu nedenle Türk okurları için yeni bir yazarsınız, bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Tam zamanlı bir yazar ve anneyim. Ailemle ve tavuklarımızla birlikte, bahçeyle uğraşmaya bayıldığım ve kitaplarımı yazdığım Teksas’ın tepelerinde bir yerde yaşıyorum. Seyahat etmeye, okumaya ve fırında birşeyler pişirmeye bayılıyorum. Film seyretmeyi de çok seviyorum ama buna artık, pek fazla zaman ayırabildiğimi söyleyemeyeceğim.

Siz aslında on bir adet kitabı bulunan ve bu kitapları birçok dile çevrilmiş, bir aşk romanı yazarısınız, hatta herhangi bir aşk romanı yazarı değil, RITA Ödülü adaylığı bulunan bir yazar. Ve şimdi bu parlak gençlik edebiyatı romanı... Çiftlik’i yazmak nereden aklınıza geldi, sizi bu türe yönlendiren neydi?

Öncelikle Çiftlik vebenimle ilgili güzel sözleriniz için teşekkür ederim!
Gençlik edebiyatı okumayı seviyorum. Şu sıralar epey de ilgi çekici bir tür;  ben de bu türde ve içinde vampirler bulunan ama korkutucu bir kitap yazmak istedim. Çünkü,  eğer vampirler gerçektan daha hızlı, güçlü ve akıllılar ise bize aşık olmazlar, bizi beslenmek üzere yetiştirirler diye düşünüyorum. Bu düşüncem de kitabın çıkış noktası oldu.  Ama aynı zamanda, insanların karanlık zamanlara tepkilerini görmek istedim. Ve tabii bir de, işler  yolunda gitmediğinde sevdiklerimizi koruduğumuz gerçeği var. Bunların hepsi bir araya gelince hikaye oluşmuş oldu.

Bu kitap, vampirlerin, zombilerin, bir salgınıın ve yanlış giden bilimsel araştırmanın bir karışımı ve oldukça korkutucu. Ve birde kitabın anlatımında farklı bakış açıları var; özellikle Lily’nin otistik kız kardeşi Mel’inki. Bilimsel taraflar ve bir otistiğin perspektifini yansıtabilmek ve tabii bu kombinasyonu doğru sunabilmek için, ne gibi araştırmalar yaptınız?

Otizm ile ilgili araştırmalarım, kendi özel hayatımdan geliyor diyebilirim; otistik çocukları olan arkadaşlarım var. Bakış açısı içinse, otistik yazarların; Temple Grandin ve Daniel Tammet kitaplarını okudum. Yazarken birçok şeyde olduğu gibi Mel’i doğru yaratmak oldukça riskliydi.  Mel’i yarattıktan sonra ise, beta okurlarımdan aldığım geri dönüşler ve doğru olmasını ummak dışında yapacak fazla birşeyim yoktu. Okurlar Mel’i oldukça sevdi ve güçlü bir bağ kuruldu gibi gözüküyor, bu konuda çok mutluyum.

Dediğimiz gibi farklı bakış açıları ile yazılmış bir kitap, peki bu şekilde yazmanıza sebep nedir?

Aslında ilk olarak hikaye tamamen Lily’nin bakış açısı ile anlatılmıştı. Ama sorun şu ki; Lily kitabın başladığı tarihten altı ay öncesinden beri Çiftlik’te tutsaktı ve Çiftlik’in çitlerinin diğer tarafı ile ilgili bilmediği çok şey vardı.  Ben de hikayeye Carter’ın bakış açısını ekledim; hem hikayeyinin anlatılması kolaylaşsın hem de okur Çiftlik dışındaki dünyaya dair de birşeyler öğrenebilsin ve Carter’ın motivasyonunu da Lily’den önce anlayabilsin istedim.

Bir kere Carter’ın bakış açısını ekledikten sonra, kafamda bir ışık yandı ve Mel’in bakış açısınında sunulabileceğini farkettim. Hikaye, esas bu noktadan sonra bir araya geldi diyebilirim, çünkü tabii ki; Mel kimsenin bilmediği birşeyler biliyor. Ve son derece kendine has bir sesi var.

Kitaptaki karakterleriniz, karakterleriniz arasındaki ilişkiler son derece gerçekçi, canlı ve derin. Aynı zamanda, okurun onlara bağlanması da kolay. Karakterlerinizi nasıl yaratıyorsunuz? Tamamen kurgusallar mı, yoksa tanıdığınız birilerini temel aldığınız oluyor mu?

Yarattığım karakterler çok genel anlamda tanıdığım kişilerden temel alıyorlar.
Sanırım Lily, önem verdiği birilerine sahip çıkan her kadıngibi. Bir çok kadın, genç ya da yetişkin olsun, önemsediklerine sahip çıkmak için çabalar.  Mel, hafife alınan herkesi temsil ediyor (hangi genç bu şekilde hissetmemiştir ki?). Ve Carter, sanırım, çoğu erkek sevdiği kızı korumak için herşeyi yapmaya hazırdır. Günümüzde, modern yaşamda inanılmaz derecede cesur olmak için uğraşmamız gerekmeyebilir  ya da sevdiklerimizi korumak için canavarlarla savaşmak durumunda olmayabiliriz ama ben hepimizin içinde bu arzunun olduğuna inanıyorum.

Bu kitap, daha önce yazdıklarınıza bakarsak, sizin alışık olduğunuz alanın biraz dışında kalıyor gibi, peki yazarken özellikle zorlandığınız bir bölüm ya da sahne oldu mu?

Kitabın ortalarında; Carter’ın oturup, Lily’e Çiftlik’in dışında olup bitenleri anlattığı bir sahne var. Bu sahneyi yazmak gerçekten oldukça zordu çünkü olup bitenler konusunda aktarmam gereken çok fazla bilgi vardı. Sanırım beş ya da altı kere yazdım bu sahnenin farklı versiyonlarını. Aşk romanlarımda hiç böyle sahneler yazmak zorunda kalmıyorum çünkü onlar bizim yaşadığımız, her şeyini bildiğimiz bu dünyada geçiyor. Ama şunu da eklemem lazım, aynı zamanda yazması son derece keyifli de bir sahneydi çünkü Carter ve Lily arasındaki ilk kıvılcım burada ortaya çıkıyor. Bu, başka türlü yoğun hikayede sessiz bir anı paylaşıyorlardı. Ve buna bayıldım!

Hazır yazmak sürecinizden bahsetmişken, bu kitabı yazmak nasıldı, aşk romanlarınkinden farklı mıydı?

Hikayeyi oluşturmam daha uzun sürdü. Vampirlerin gençlerden beslenmek için bir çiftlikte yetiştirmesi fikri dünyayı kurup, karakterleri oturtup, hikayeyi bir araya getirebilmemden yıllar önce aslında ortaya çıkmıştı. Bunun dışında, yazmakta daha uzun sürdü ama diğer tüm süreç aynıydı diyebilirim. Her zaman ilk başta uzun bir kaba taslak çıkartırım ve sonra bunu gözden geçiririm, traşlarım, gözden geçiririm, traşlarım ve gözden geçiririm. Bu kısımları aynıydı.

Distopyan ve gençlik edebiyatı türünde yazmaya devam edecek misiniz?

Şu anda Çiftlik’in devam kitabı üzerinde çalışıyorum. The Lair, Amerika’da  2013 Kasım’da yayımlanacak. Aynı  zamanda bu ay sonunda yayımlanacak birde ara hikaye üzerinde çalışıyorum. Ondan sonrasını göreceğiz ama bu türü seviyorum ve daha başka bir sürü fikrim var.

Çiftlik’in bir üçleme olacağını duydum? Üçlemenin diğer kitaplarından neler beklemeliyiz? Belki bizimle ikinci kitaptan kısa bir bölüm paylaşabilirsiniz?

İkinci kitap, Çiftlik’in dışında geçiyor böylece isyancıların neye benzediklerini görüyoruz. Daha fazla aşk, daha fazla ihanet görüyoruz ve sonunda şeytani vampir Roberto ile tanışıyoruz.

Kitaba ait, www.escapethefarm.com diye bir websitesi mevcut. Bize biraz bundan bahsedebilir misiniz?

Kitabın hayranlarının, bana ulaşabilecekleri, normal aşk romanlarım haricinde bir yer olsun istedim. Bu yüzden bu siteyi açtım. Bu site aynı zamanda okuyucuların, bu dünyaya ve gelecek kitaplara diar daha fazla bilgiye ulaşabilecekleri bir yer.

Ve son olarak, Türk okurlarınıza söylemek istediğiniz birşey var mı?

Sadece buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim ve umarım şimdi kitabı alır ve çok seversiniz.

BLOGUM DERGİSİ ŞUBAT 2013 SAYISI


Buradan satın alabilirsiniz:
İdefix:
continue reading "Çiftlik - Emily McKay | Yorum ve Şöyleşi"
29 Ocak 2013 Salı

Yorum: Bridgerton Serisinin Yeni Kitabı | Öpüşünde Saklı - Julia Quinn


Puanlama : C+
Yazar: Julia Quinn
Çevirmen: -
Sayfa Sayısı: 384
Dili: Türkçe
Yayınevi: Epsilon


Yeni bir haftaya başlarken keyifli bir kitap ile başlamak istedim. Aslında yeni bitirdiğim Junot Diaz’ın This is How You Lose Her kitabını yazacaktım ama nedense elim bir türlü gitmiyor o kitaba yorum yazmaya, hadi hayırlısı...

Şimdi kitabımıza dönecek olursak, Julia Quinn’in Bridgerton Serisine ait yeni kitabı, Öpüşünde Saklı, Epsilon Yayınevi’nden bu ay çıktı. Ben şahsen, tipik aşk romanlarını ne kadar sevmiyorsam, tarihi aşk romanlarına; özellikle İngiltere’de geçen, lordların, düklerin bulunduğu, kabarık elbiselerin giyildiği zamanlara ait kitaplara bir o kadar karşı koyamıyorum. Başı sonu belli de olsa, büyük bir zevkle okuyorum her seferinde... Julia Quinn ve Lisa Kleypas kitapları da genel olarak bu türde ki favorilerim.

Öpüşünde Saklı’nın başrolünde Gareth St. Clair ve tabii ki, Hyacinth Bridgerton var. Hyacinth, Bridgertonların 8. ve evlenmemiş olan tek kızları; son derece zeki, hazır cevap ve ne erkek ne kadın farketmeden gerektiğinde karşısındakini susturmayı bilen bir genç kadın, Lady Danbury’ninde arkadaşı. Hal böyle olunca, ailesinde de tabii ki, O’nun bu özgür ruhu ile ve bilmiş doğası ile başa çıkabilecek bir erkek bulabilmesi konusunda endişeler giderek artmaktadır.Tabi bu artan endişede, Hyacinth’in sevebilecek birisini bulamadığı iki sezonu geride bırakmasının ve bir üçüncüsüne girmiş olmasının da etkisi var.

Gareth ise, Lady Danbury’nin torunu ve Lady Danbury, torununa uygun bir gelin bulmak konusunda kesin kararlı. Bu esnada, Gareth ise babası Baron St. Clair’i memnun etmeye çalışarak büyümüş ancak bunu bir türlü becerememiştir. 18 yaşında babasının istediği kız ile evlenmeyi reddetmesiyle, araları iyice bozulur, babası kendisini maddi olarak reddeder ve ailesi ile ilgili bilmediği gerçekleri açıklar... Yıllarca bu gerçekleri babasının yüzüne vurarak her türlü skandal yaratacak hareketi yapar ve Baron korku ile rezaletin çıkacağı günü bekler. Ancak, büyük ağabeyinin ölümü Gareth’i ailenin varisi konumuna getirir. Ne var ki; Baron oğlundan öcünü alırcasına sistemli bir şekilde mal varlığını yok etme çabasındadır. Ve Gareth’i ciddi bir borç beklemektedir.  Yardımı Lady Danbury’de bulan Gareth, anneannesi sayesinde katıldığı bir müzikalde Hyacinth ile tanışır.  Aslında Hyacinth’in varlığı nedeniyle salıları anneannesinin  evine gitmekten kaçınan Gareth - çünkü kendisi sadece belli bir üne sahip bayanlara eşlik eder , ailelerinin evlendirmeye çalıştığı erdemli kızlara değil- tanışınca; Hyacinth’in sosyetenin tüm kurallarına rağmen kendi olabilmesinden, hayat dolu tavırlarından ve açıklığından, bir miktar sinirlenmiş olsa da, etkilenir ve kızı aklından çıkartamaz...

Babaannesinin ölümü ile Gareth’e bir günlük  kalır, geçmişini çözebileceğini umduğu bu günlük ne yazık ki İtalyanca yazılmıştır. Ve tabii ki; Hyacinth İtalyanca bilmektedir, anneannesinin yardımı ile birlikte çalışmaya başlarlar. Isabella’nın günlüğündeki gizemin içine birlikte dalarlar ve zamanla birbirlerine de aşık olurlar...

Tabii ki; gelişen olaylar, yaşananlar bu tip romanları okuyanlar için tahmin edilebilir, alışılagelmiş olabilir. Ama Quinn’in anlatım kalitesi ve  karakterlerin derinliği, komik ve kolay sevilebilir ama aynı zamanda hassas olmaları, hikayenin sürüklemeye devam etmesini sağlıyor.  Hikayenin en can alıcı noktası, Gareth ve Hyacinth arasında geçen sözel atışmalar ve karakterler arasındaki hissedilir elektrik denebilir.

Sonuçta, hafif, eğlenceli hatta yer yer sesli gülmenize neden olacak, aşk romanı ihtiyacınızı besleyecek, sevimli bir hikaye istiyorsanız ve özellikle de bu döneme ait kitapları seviyorsanız keyifli bir okuma olacağından emin olabilirsiniz.

Buradan satın alabilirsiniz: 

continue reading "Yorum: Bridgerton Serisinin Yeni Kitabı | Öpüşünde Saklı - Julia Quinn"

Yorum: Gabriel'in Cehennemi - Sylvain Reynard


Puanlama : B-
Yazar: Sylvain Reynard
Çevirmen: -
Sayfa Sayısı: 654
Dili: Türkçe
Yayınevi: Optimum Kitap


Optimum Kitap'tan hemen bayram öncesinde satışa sunulan ve Sylvain Reynard tarafından yazılmış olan, Gabriel'in Cehennemi'de tıpkı Grinin Elli  Tonu gibi ilk önce; Stephenie Meyer'in Alacakaranlık Serisi'nden esinlenilerek yazılmış bir kitap. Ve tıpkı Christian Grey gibi Gabriel Emerson'da şu sıralar, satış listelerini kasıp kavuruyor... Bana sorarsanız; bu ve birkaç tane daha temel benzerlik ötesinde iki kitabın birbiri ile benzerliği yok yada her aşk romanı kadar benzerliği var diyebilirim. (Bu nedenle; bu kitaba, bu beklenti ile yaklaşmamanızı öneriyorum, aksi halde hayal kırıklığı yaşayabilir yada bir kitabı boş yere okumamış olabilirsiniz... )

Gabriel Emerson, Dante ve baştan çıkartma sanatı üzerine uzman bir profesör ve geçmişindeki hatalarından ve başarısızlıklarından dolayı zaten cehennemdeki yerinin ayrıldığına inandığı için, zevk veren günahlardan da kendini alı koymaya gerek duymuyor,tüm yaşadıkları sonunda da kendi cezasını ailesinden uzak durarak ve yalnız yaşayarak veriyor. Ve tabii ki; son derece yakışıklı, çekici, karizmatik, asabi ve bir o kadarda kibirli bir portre çiziyor okuyucuya kendisi. Hatta kitabın ilk sahnesinde ki kendini beğenmiş tavır için nasıl bir kelime kullanılabilir bilemedim...

Julia Mitchell ise; akıllı, güzel, sevimli ve son derece masum, hatta yer yer okuyanın gözlerini devirtecek kadar iyi niyetli diyebilirim. Pek çekici olarak değil, daha çok ilahi bir güzellik olarak sunuluyor ve sık sık etrafındaki erkeklerin ilgi odağı oluyor.

Ve tahmin edileceği üzere, iyi ile kötünün yolları kesişir...  Julia (Gabriel'in deyimi ile Julianne) Mitchell master programı için Toronto Üniversitesi'ni seçmek zorunda kalır ve uzmanlık alanının da Dante olması sebebiyle, Gabriel'in öğrencisi olur. Julia aslında Gabriel'in kız kardeşi ile çok yakın arkadaştır ama Gabriel'in bundan haberi yoktur. Geçmişte sadece bir kere bir araya gelmişlerdir ama Gabriel'in bundan da haberi yoktur. Ne üzücü ki; Gabriel tarafından hatırlanmayan o gece Julia; Dante'yi sevmiş, ilk öpücüğünü almış, Gabriel'e aşık olmuş ve sonraki altı senesini hep arka planda bunu düşünerek geçirmiş.

Hem Julia'nın hem de Gabriel'in geçmişlerinden gelen birçok sırları vardır. Olması gerektiği gibi ikili birbirlerine karşı koyamaz ancak sadece geçmişlerinden gelen karanlık sırlar değil, bir de okulun öğretmen-öğrenci ilişkisini yasaklayan politikası da ikiliye zor zamanlar yaşatmaktadır...  Zaten bu noktada da sürekli karşılaştırıldığı Grinin Elli Tonu kitabından farklılık gösteriyor, çünkü bu kitapta her ne kadar bir kaç tane  ateşli sahne başlangıcı bulunsa da, bunlar ya hayal yada son anda durulması başarılan sahneler olarak kalıyor ve ikilinin bu anlamdaki birlikteliği için okuyucu neredeyse sonuna kadar beklemek durumunda kalıyor. Ama sanılmasın ki, fırtınalı bir aşk hikayesinden mahrum kalınacak, tabii ki kalınmıyor.

Sylvain Reynard, kitabının ve karakterlerinin çıkış noktası olarak; Dante Alighieri'nin İlahi Komedya'sının ilk bölümü olan Cehennem'ini düşünerek kendi Dante ve Beatrice'ni yaratmış - hatta bunu da kitapta zaten oldukça fazlaca dile getirmiş. (Şu kadarını söylemeliyim ki, daha önce hiç okuma merakım olmayan bu kitabı şimdi okumak için temin ettim, bende o merakı uyandırdı.) Ve hikayesini zarif, zekice, duygulu bir anlatımla aktarmış ve içine serpiştirdiği 14.yüzyıl edebiyatı kırıntılar ile zenginleştirmiş. Karakter gelişimlerini oldukça derinlemesine, sağlam ve detaylı geçmiş hikayelerle sunmuş, ki başta sevmeseniz bile zaman içinde kitaba bağlı kalmanızı sağlayan en önemli unsurda sanırım bu. Kişiliklerini sevmeseniz bile sizi karakterlere bağlayabilmiş ve güzel bir aşk hikayesi sunmuş.

Kitapta oldukça fazla bakış açısı var, sadece Gabriel ve Julia değil, birçok yardımcı karakterinde seslerini duyabiliyoruz ve zaman zaman bu çok sesliliğin getirdiği bir kişi karmaşası söz konusu. Ve bir de; Gabriel'in düşüncelerini aktarırken kullandığı 3.tekil kişi bakış açısı ile O'nu olduğundan da kibirli, kendini beğenmiş görünmesine sebep olmuş. Kitapta yaratılmış güzel bir gelirim söz konusu ama sanki bu gerilimin etkisi, yaratılan gerilim kadar başarılı olmamış. Etkinin o kadar tırmandığı sahneler var ki; insan ister istemez daha büyük bir tepki beklentisine giriyor.

Tıpkı Grinin Elli Tonu için yazdığım gibi, bu kitaptan ne bekleyerek okumaya başladığınız çok önemli; evet Gabriel yeryer Grey kadar sinir bozucu ve kötü davranıyor ve tüm bu olanlar boyunca sevgisini hissettiriyor. Ama sonuçta, bu bir aşk romanı ve tıpkı bestseller listesini sallayan rakipleri gibi, başarılı örneklerden ama gelenekselin dışına tam olarak çıkanlardan diyemeyeceğim (gerçi son yıl içinde sanırım bu gelenekselin tanımı da biraz değişti, yakın bir zamanda eski naif aşk romanlarını mumla arayacak meraklıları). Şu havanın soğuduğu günlerde; koltuğunuza gömülüp, güzel yazılmış fırtınalı bir aşk hikayesi okuyarak içini ısıtmak isteyenler için güzel bir tercih olacaktır diye düşünüyorum.

Buradan satın alabilirsiniz: 


continue reading "Yorum: Gabriel'in Cehennemi - Sylvain Reynard"
1 Kasım 2012 Perşembe

More - T.M. Franklin | Yorum ve Hediye Çekilişi

More, T.M. Franklin'in ekim ayında basılan ilk romanı. Kitap, Amerika'da her yıl Kasım ayı boyunca düzenlenen ve en az 50.000 kelimelik bir hikayeyi tamamlayarak bir kitap ortaya çıkartmayı amaçlayan bir yarışma (NaNoWriMo - bu yarışmaya ait bilgileri www.nanowrimo.org adresinde bulabilirsiniz ve hatta bugün itibariyle 2012 yılının yarışması başlıyor ilgilenenlere de ayrıca duyrulur... ) esnasında ortaya çıkmış.

Yazarla ilgili daha detaylı bilgiyi 12 Kasım tarihinde kendisi ile yapacağımız söyleşide okuma şansına sahip olacaksınız ve bu tarihe kadar söyleşi sayfamızdaki çekilişe katılırsanız da bugün yorumunu okuyacağınız kitaba (İngilizce basımı) sahip olma şansınız olabilir.

Şimdi kitaba dönecek olursak; bir üniversite öğrencisi olan kahramanımız Ava Michaels,  küçükken özel olduğunu düşünmesine neden olan bir olay yaşamış ve hep sihirli güçleri olduğunu hayal etmiş... Ama büyüdükçe tahmin edeceğiniz gibi, bu çocuksu düşlerin, adı üzerinde "düş" olduğu gerçeğini kabul etmek durumunda kalmış. Ancak yine de tam olarak bu gerçeğe inanmak istememiştir ve üniversiteye gitmesi ile etrafında gelişen ilginç olaylar,  sürekli izlenme hissi ile birleşince, bu eski hatıraların etrafında yeniden dolaşmaya başlar.

Bir yandan bu hisle başa çıkmaya çalışırken, bir yandan da dersleri ile boğuşmaktadır. İyi bir öğrenci olmasına rağmen, etrafındaki dikkat dağıtıcı unsurlar ile yardıma ihtiyacı olur ve bu noktada devreye işleri daha da karıştıran Caleb girer. Fizik dersine yardımcı olmak üzere, öğretmeni tarafından yönlendirilen Caleb, beklendiği üzere; genç, hoş ve gizemli bir adamdır, ve Ava'nın düşündüğünün aksine, fizik öğretmekten başka motivasyonlara sahiptir. Tabii ki bunları daha detaylı anlatmayacağım. Sadece söyleyebileceğim, Ava tüm dünyasını ve yaşamını değiştirmek zorunda kalacağı gerçekleri öğrenecek ve hayatı boyunca şüphe ettiği gibi farklı olduğunu, hatta "daha fazlası" (More) olduğunu öğrenecek ve bunun yarattıkları ile başa çıkmaya çalışacak. Bu esnada da tahmin edileceği üzere, bütün bu aksiyon içinde bir miktarda romantizm bulmak mümkün... Bir miktar diyorum çünkü bu kitapta, bu gelişme gerçekten küçük bir yer kaplıyor.

İlk önce bu kitabın, kolay ve hızlı okunan, keyifli bir kitaptan fazlası olmayacağını kabul ederek başlamak lazım. Gerçi zaten gerçeküstü ve mitolojik ögelerle bezenmiş fantastik bir romandan daha fazlası ne kadar beklenebilir bilemiyorum ama yine de belirtmek istedim :)  Bu türde olmasına rağmen, göze sokulan bir fantastik durumda kitabın genelinde yer almıyor, olayların çözümlenmesi ağırlıkla son bölüme bırakılmış. Kitap boyunca, Caleb'ın ve hatta Ava'nın da farklı ve sadece insan olmadıklarını anlıyor ama ne olduklarını tam olarak bilmiyoruz.

Franklin'in gazetecilikten gelme bir yazar olmasının avantajlarını hikaye boyunca özellikle, Ava'nın verdiği tepkilerde görmek mümkün. Öğrenilen gerçekler her ne kadar hayatımızda karşımıza çıkabilecek gerçeklerden uzakta olsa, karakterlerin vereceği tepkiler, benzer kitaplarda ki anında kabullenme durumunun aksine, son derece güzel tartılmış, tasarlanmış ve yaratılmış.  Hatta özellikle Caleb'in farklı olması durumunu da çok uzun süre, kendi hayal gücünün genişliğine bağlayarak okuyucuyu çileden çıkarabilecek noktada saf davranıyor diyebiliriz.

Kitaptaki diğer bir hoş nokta, karakterlerin gerçekte olduğu gibi önce arkadaş olmaları, birbirlerinin hislerinden anında emin olamamaları ve bunun yarattığı garip anların yaşanması... Gerçi bu noktada ben, karakterlerin - ki özellikle Caleb'in - birbirlerine karşı duydukları hislerin dayanağının yeterince derin sunulmadığına inanıyorum, ama öte yandan aşk hikayesi kitap boyunca öne sürülen bir ögede değil, buna bağlayabiliriz belki bu durumu.

Ancak, kitabın bunların ötesinde tabii ki sorunları var, kısa zamanda yazılması, yazarın ilk roman deneyimi olması da bu noktada fazla yardımcı olmamış gibi... Yazım şeklinde, özellikle olayları sunma şeklinde gazeteciliğin verdiği anlatım alışkanlıklarını sezmek mümkün. Ve benzer türde oldukça popüler olmuş bazı yazarların ki kadar akıcı ve detaycı bir dil kullanımına sahip değil, ama karakterlerin oluşumu yine de başarılı sayılabilecek düzeyde.

Kitabın anlatımında kullanılan 3.tekil şahıs tercihi sayesinde, Caleb tarafında bir yandan olayların sırrına dair ipuçları edinirken, diğer yandan Ava ile tam çözemediğimiz hikayeyi merak etmeye devam ediyoruz.

Ben şahsen, mitolojik ögeleri çok seven bir okuyucu değilim ve bu kitap için olmadığı birşey sunacakta değilim, muhteşem bir eser değil, ve hatta bazı noktalarda ne olacağını önceden rahatlıkla görebiliyorsunuz ama eğer biraz fantastik kurguyu ve gizemi seviyorsanız ve keyifli, çabuk okunacak, zaman geçirtecek bir kitap arıyorsanız, bu kitaptan keyif alabileceğinize şüphe yok...

Kitabın kapağı ile de ilgili küçük bir not; yazarın kendi tasarımı ve her ne kadar muhteşem bir kapak olmasa da, kitabı okuduktan sonra aslında kitaba dair önemli bir noktayı vurguladığını görüyorsunuz...

Bu kitap ülkemizde basılır mı bilemiyorum ve açıkçası sanmıyorum ama İngilizcesini okumak isterseniz ve yazarın imzası bulunan bir More kitap ayracı ile kitabın kendisini kazanmak isterseniz, yapmanız gereken tek şey çekilişe katılmak...
continue reading "More - T.M. Franklin | Yorum ve Hediye Çekilişi"
30 Ekim 2012 Salı

Uyumsuz - Veronica Roth


Herkese iyi haftalar,

Salı'nın Pazartesi olduğu bir haftaya başlıyoruz, hangi günde olduğumun sürekli karışacağı bir hafta olacağı kesin...

Önce bayram sonrada WTA maçları derken kitaplarla ilgili yazmayı biraz ihmal ettim ama hızla geri dönüyor ve bu haftaya Artemis Yayınları'ndan Eylül ayında yayınlanmış oldukça heyecanlı bir distopya ile başlıyorum. Ben aslında Uyumsuz'u (Divergent) geçtiğimiz sene Amerika'da ilk çıktığı zaman okumuştum, Açlık Oyunları severlere sıkça önerilen bir kitap olarak hızla Bestsellers listesinde kendine yer bulmuştu. Burada sessiz sakin çıkmış olmasına gerçekten şaşırıyorum.

Planlanmış bir üçlemenin ilk kitabı Uyumsuz, ve hikaye kısaca şöyle;

Roth'un gelecekteki Şikago'su,  beş erdemden yola çıkarak, beş ayrı topluluğa bölünmüş durumda; Dürüstlük, Fedakarlık, Cesurluk, Dostluk ve Bilgelik, ve onaltı yaşına gelen her genç, bu beş topluluktan birini seçerek hayatlarına bu doğrultuda devam etmek durumunda. Bu topluluklar bir yandan, koruma, araştırma, yönetme gibi kendi sosyal rollerini yerine getirirken, bir yandan da toplumun bütününün huzur ve foksiyonelliğini sağlamak amacındalar. Kahramanımız Tris'de (Beatrice Prior), onaltı yaşındadır ve topluluk tercihini yapacağı seçim günü gelmiştir.

Kitabın başında da belirtildiği gibi "Tek bir secim  seni dönüştürebilir." Tris bir yandan ailesinden ayrılma fikrinden uzak durmaya çalışmakta ama bir yandan da içinde yaşadığı topluluğa tam olarak uymadığının farkındadır ve kendi benliğini bulmayı istemektedir.
Seçim günü öncesinde uygulanan oryantasyon testleri de - bu testler kimin hangi topluluğa daha uygun olduğunu belirlemek amacıyla yapılmaktadır - Tris'in bu kararsızlığını destekler yönde çıkmıştır. Herkesin genel olarak hangi bölgeye ait olduğu net bir şekilde belliyken, Tris'in test sonuçları, testler esnasında ters giden birşeyler sonucunda, kitabın devamına olacak olaylara sahne hazırlar şekilde "Neticesiz" olarak açıklanmıştır. O, birçokları gibi tek bir erdeme uygun olmak yerine birden fazla erdeme uyumluluk gösteren bir "Uyumsuz"dur. Ve bu, zaten dengelerin ve barışın incecik bir ipliğe bağlı olduğu toplumda son derece tehlikeli bir durumdur.

Tris, ailesi ile birlikte yaşadığı Fedakarlık'ı bırakarak, cesareti ve ataklığı ile bilinen topluluk, Cesurluk'u seçer. Sürekli bu topluluk için kendi kanıtlamak üzerine kurulu, hayati tehlikeler içeren bir dolu görev ile boğuşurken, bir yandan da sistemin kendisini zorladığı, kendine yeni bir aile kurmanın yarattığı zorluklara göğüs gerekmektedir - çünkü bir kere büyüdüğü topluluğu terkedenin artık ailesi ile iletişime geçmesi pek kabul edilen bir durum değil. Zamanla, içinde yaşadığı topluluk ve birlikte vakit geçirdiği insanlarla ilgili bir dolu sırrı çözmeye başlar. Görünen o ki, toplum insanları ne kadarda kişilikleri ile sınırlamaya ve sınıflandırmaya çalışırsa çalışsın, insanlar yine de direniyor, hele de bu sınıflandırma hayat boyu sürülecek yaşam tarzının sınırlarını belirliyor ise... Ve, hükumet problemleri de baş göstermeye başlayınca Tris'in tüm dünyası alt üst olmak üzeredir.

Tris, bana göre birçok bu tarz seride yer alan, ne yapacağını bilemeyen, herkesin korumak için can attığı kahramanlardan değil, aksine başından beri ne yapmak istediğini bilen, azimli, akıllı ve güçlü bir karakter, yine de zaman zaman savunmasız olduğu durumlar olmuyor değil tabi. Bu sayede bu gerçeküstü hikayede, gerçekliğini de korumuş oluyor ve bu türe de yeni bir nefes getiriyor. Ayrıca, kitap boyunca hikayenin kahramanı olarak, yenilmez, süper kız haline gelemiyor olması da bu hissi destekliyor.

Ama Uyumsuz, herşeyi ile mükemmel değil; türün önde gelen kitapları ile çeşitli benzerlikler bulmak mümkün. Hikayenin genelinin son zamanların en popüler distopyasına benzemesinin ötesinde, seçim günü kısmı Lois Lowry'nin Seçilmiş Kişi kitabına, aksiyon ve kitabın doğası Scott Westerfeld'in Çirkinler'ine benziyor - ama özellikle bu son kitaba göre daha iyi düşünülmüş demeliyim. Yine de, bütün iyi distopyaların altında yatan gerçeği çarpıtarak, sorgulama ve eleştirme noktasında maalesef kısa kalıyor, en azından serinin bu ilk kitabı için söyleyebiliriz bunu, çünkü burada sunulan toplumsal ögeler, aksiyonun gerisinde kalıyor ve okuyucuyu içinde bulunduğu toplumu düşünerek sorgulamaya yöneltmiyor, eğer böyle bir beklentiniz var ise bunu unutun derim. Ama eğlenme ve keyifli bir okuma noktasında diyecek bir söz yok.

Konuca benzerlerinden farklı olmasa da, yazım tekniği ve şekli ile ön plana çıkıyor demek yanlış olmaz. Genç yaşına rağmen Roth'un, kelimeleri seçmedeki ve son derece canlı sahneler yaratma konusundaki başarısı kitap boyunca gözden kaçmayacak düzeyde. Olayları ve karakterleri zenginleştirdiği detaylar ve anlatım tarzı ile okuyucu için daha derin bir deneyim yaratıyor. Özellikle, kimi okuyucuyu yabancılaştıracak bile olsa, popüler olabilmek adına basit ve yüzeysel bir anlatımı seçmeyen yazar, yoğun ve detaylı yazımı ile sadece anlatmıyor, adeta gösteriyor.

Yazımın en başında da söylediğim gibi Açlık Oyunlarına benzerlikler bulabileceğiniz bu hikaye, şiddet ve aksiyon noktasında da geri kalmıyor. İhanet, aşk, savaş ve tabii ki seçimlerin yer aldığı bu kitap, iyi bir distopyada bulunması gereken bileşenleri içerdiği gibi, tam düzeyinde bir şüphe ile kitabın sonuna kadar merak etmenizi ve sayfaları hızla çevirmenizi sağlıyor ve birçok beklenmedik olayla da sizi sürekli şaşırtmaya devam ediyor.

Ve tabii ki, tüm heyecanın ve aksiyonun içerisinde birde romantizm yer alıyor. Cesurluk lideri Four ile Tris arasında ama bunun için kitabı okumanız gerekiyor :)...


continue reading "Uyumsuz - Veronica Roth"
22 Ekim 2012 Pazartesi

Bir Soru Bir Aşk - David Nicholls

Bu haftanın ilk kitap yorumu, Bir Gün kitabının yazarı David Nicholls'ın Bir Soru Bir Aşk'ına (Starter for Ten) ait. Bu kitap aslında yazarın ilk romanı. Ülkemizde ancak Bir Gün'ün (One Day) getirdiği başarı ardından bu sene içinde yayımlandı. Gerçi kabul etmek lazım, yazarın kitapları tüm dünyada  Bir Gün'ün başarısı ardından yeniden baskıya girdi.

Bir Gün, benim favori kitaplarım arasında yer alıyor ve iki kere okuduğum sayılı kitaptan birisi. Okuyanların bildiği üzere; Bir Gün, üniversitenin son günü tanışan iki arkadaşın, yıllar boyu aralıklarla süren, bir nevi aşk ve arkadaşlık hikayesini anlatıyordu. Romantik ve zaman zaman oldukça da dokunaklı bir kitaptı. Beni en çok etkileyen yanı, doğal anlatımı ve bıraktığı,  rahatlıkla herkesin hayatından bir parça olabilirmiş hissi idi. Bu kitap Bir Gün'den tamamen farklı önce bunu belirterek başlamak istiyorum. Ama aynı olan bir şey var; yazarın anlatım doğallığı. David Nicholls, son derece doğal bir dil kullanan; abartıya, gereksiz ve yorucu tasvirlere yer vermeyen, yaşandığı gibi sunan bir yazar.

SORU: Robert Dudley’nin, soyluların Kraliçe’ye karşı kötü planlanmış ve başarısız bir ayaklanmaya yönlendirdiği ve 1601′de idam edilen üvey oğlu ve I. Elizabeth’in eski gözdesi?
CEVAP: Essex.
Bütün genç insanlar bir şeyler için endişelenirler; bu, büyümenin doğal ve kaçınılmaz bir parçasıdır ve on altı yaşındayken, benim hayattaki en büyük kaygım da O-düzeyi ¹ sınav notlanm kadar iyi ya da saf ya da asil ya da gerçek bir şeyi bir daha asla başaramamaktı.
Tabii ki o zaman bunu çok da fazla abartmıyordum; sertifikalarımı çerçeveletmiyor ya da ona benzer tuhaf şeyler yapmıyordum. Burada notlarım konusuna girecek değilim, çünkü o zaman iş rekabete girer, ama şurası kesin ki onlara -yeterlilik belgelerine- sahip olmak hoşuma gidiyordu. On altı yaşındaydım ve kendimi ilk kez bir şey için yeterli bulunmuş hissediyordum.
Hikaye böyle başlıyor...

1985 yılında, 19 yaşındaki Brian Jackson, Londra'ya üniversite okumaya gider. Kahramanımız,  İngiliz kitap ve filmlerinde sıkça rastladığımız, işçi sınıfı bir çevreden gelmektedir ve gizliden gizliye en büyük arzusu üniversiteler arası bir bilgi yarışması olan Üniversiteler Düellosu için takıma girmek ve bu yarışmaya katılarak, artık hayatta olmasa da, bu yarışmanın hayranı olan babasını gururlandırmaktır.

Şansı yaver giden Brian, takım seçmelerine katılma hakkı kazanır, güzel Alice Harbinson'un takıma girmesine yardımcı olur ve kendisi yedek olarak kalır. Ama hem takıma yedekte olsa girmiş olmaktan, hem de her hafta yapılacak takım toplantılarında güzel ve gösterişli Alice'i göreceği için son derece heyecanlıdır. Düşündüğü gibi de olur, Alice ile çalışmalar esnasında yakınlaşırlar. Ama uzun bir yıl olacaktır...

Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar Brian'ın sosyal olarak yükselme arzusu, üniversitede dikkate alınan birisi olma çabası ve bu uğurda kendini düşürdüğü hallere şahit oluyoruz. Çoğu zaman Brian'in bu yolda aldığı riskler, sizi güldürüyor da olsa bir yandan da insan dişlerini sıkıp bekliyor olacakları.

Okulun ilk yılı geçmeye başladıkça Brian'da, bilginin bilgelik olmadığını ve akıllı olabilmek için tüm cevaplardan daha fazlasını bilmek gerektiğini öğreniyor. Öte yandan, yalnız kalan annesi ve değiştiği için kendisine çokta kolay zamanlar yaşatmayan en yakın iki çocukluk arkadaşı, Tone ve Spencer, ile uğraşmak zorunda kalır.

David Nicholls, başarılı bir şekilde, kendini aptal duruma düşürecek şeyler yaptığının farkında olan ama bir şekilde buna engel olamayan, kendine güvensiz ama son derece gerçekçi ve sıcak bir genç yaratmış. Hikayeyi tamamen Brian'in ağzından, onun bakış açısıyla görüyor olmamıza rağmen,  O'nun dışında gelişen olayları anlıyor ve olacakları beklemeye başlıyoruz, okurken.

Kısacası yetişkin olmaya çalışan, Brian'ın okul günlerinin keyifli bir dille anlatılması aracılığıyla sunulmuş bir büyüme, kendini bulma hikayesi. İngiltere'de bir okul hayatında yaşanabilecek herşeyi içinde bulmak mümkünken, tabii ki kendi yaşantımız ile karşılaştırdığımızda aynı derecede ilişkilendirmek mümkün olmuyor. Ama yine de, bu durum Brian'in kendini düşürdüğü durumları anlamanıza yada bunlara gülmenize engel olmuyor. Çok hızlı akmasa da, keyifle okunan, gerçekçi ve espirili bir dille yazılmış ...

Özellikle, Nick Hornby ve Adrian Mole kitaplarını seviyorsanız, David Nicholls kitapları size göre olabilir. 






continue reading "Bir Soru Bir Aşk - David Nicholls"
15 Ekim 2012 Pazartesi

Herkesin Konuştuğu Grinin Elli Tonu...


Dünyayı bir seneyi aşkın bir süredir meşgul eden ve hala üç kitap ilede New York Times Bestseller listesinde ilk sıralarda olmayı başaran Fifty Shades Üçlemesinin ilk kitabı Fifty Shades of Grey (Grinin Elli Tonu) geçtiğimiz aylarda ülkemizde de satışa çıktı – ki ben gerçekten beklemiyordum –  ve tabii ki en çok satanlar listesinin de gelip en başına oturdu. Ekim ve Kasım aylarında da serinin diğer iki kitabı satışa çıkacak.

Bu kadar olay yaratan kitap neymiş diye hala merak edeniniz varsa kısaca bahsedeyim, hikaye oldukça basit ve klişe aslında; genç ve masum kız, zengin ama oldukça sorunlu genç adam birbirlerine aşık olurlar ve birinin kontrol merakı, diğerinin özgürlük hissi ile çatışmaya başlar.

Washington eyalet üniversitesinden mezun olmak üzere olan, 22 yaşındaki Anastasia “Ana” Steele, en yakın arkadaşı Katherine Kavanagh yerine üniversite gazetesi için, röportaja gider ve 27 yaşındaki zengin iş adamı Christian Grey ile tanışır ve beklendiği üzere an itibariyle karşılıklı olarak etkilenirler. Böylece Ana’nın zorlu aşk yolculuğu başlamış olur.

Ana, güzelliğinin farkında değil, tüm zamanını eline aldığı İngiliz Klasiklerini okuyarak geçiriyor ve aşk hayatı en yakın arkadaşının anlattığı maceralardan ibaret, son derece naif. Christian Grey ise, fazlaca talepkar, huysuz, cinsel açıdan kadınların büyük bir çoğunu kaçırabilecek nitelikte belirgin bazı tercihleri var, karizmatik ve yakışıklı. Ana, arkadaşları ve hatta Christian Grey’in kendisi tarafından bile uyarılmasına rağmen, kendine engel olamıyor ve ruhsal açıdan dengesiz kahramanımıza kapılıyor. Christian Grey ile başa çıkmaya çalışırken, Christian’da kontrolü kaybetmeden Ana için hissettikleri ile başa çıkmaya çalışıyor.  

Diğer karakterlerin oldukça sönük kaldığı bir gerçek ama ilerleyen iki kitapta bu durum birazda olsa değişiyor. 

Bu üçlemenin ilk kitabı sadece tanışmaları ve sonrasındaki birkaç haftayı kapsıyor, ama yaşananlar ve haliyle okuyacaklarınız oldukça yoğun. Şahsen ben, "Ve Sonsuza Kadar Mutlu Yaşadılar (Happily Ever After)" türündeki; erkeklerin muhteşem, kadınların sadece süs eşyası olduğu türden romantik hikayeleri çok fazla sevdiğimi iddia edemeyeceğim, ama herkesin zaman zaman gerçeküstü, kolay bir kitap okumaya ihtiyacı vardır. Ve azıcık da olsa ilginizi çeken bir şeyler varsa bu türde, bu kitapta kendini okutacaktır. Sonuçta, sürekli acaba nasıl olurdu hissini uyandırması, gördüğü ilgiyi açıklayabilir. Ama tabii ki herkesin okuyacağı, okumak isteyeceği yada okuyabileceği türden bir kitap değil. Erotik kategorisine alınmış olduğunu unutmamak gerekir. (Bu noktada ben Türkçe’nin nasıl bir etki yarattığını merak etmiyor değilim, e-kitap olarak ilk çıktığında tesadüfen denk gelmiş ve okumuştum, bazı şeylerin İngilizce’de daha rahat okunabileceğini düşünüyorum hala)

Aslen 2009 yılında internet üzerinde yayınlanmış,  Twilight etkisi ile yazılmış bir kurgu (fanfiction) olan Fifty Shades Serisi -ki dikkatli baktığınızda karakterlerdeki benzerlikleri görmemek mümkün değil-, harika yazılmış bir eser değil, aksine bu noktada oldukça eleştirilen bir kitap, ama bence yazıldığı kadar kadın hareketini, kişiliğini de geriye götürmüş yada götürebilecek bir eser de değil. Sonuç olarak adı üzerinde bu bir kurgu, fantastik bir dünya.  Yüzbinlerce kadın bu kitabı okuyor çünkü bu kitaptaki olaylar normalde yaşayabileceğiniz türden değil, yada başınıza gelse muhtemelen koşarak kaçacağınız bir durum. Kahramanları (ki özellikle onlar) da dahil olmak üzere, gerçeküstü, hayal ürünü... 

Kitabın ciddi olarak yapısal sorunları, göz ardı edilemeyecek klişeleri, birçok defa tekrar edilmiş kelimeleri, ifadeleri ve diyalogları var ki, yer yer okuyucuyu ciddi anlamda rahatsız edebilecek düzeye ulaşıyor.  İnsan “Hadi ama artık”, “Daha neler” yada “Yok canım!” demekten kendini alamıyor ama bu eğlendirici ve kendini okutan bir kitap olması gerçeğini değiştirmiyor. Satış rakamlarına bakıldığında da İngiltere’de bugüne kadar basılmış en hızlı satılan kitap ünvanını almayı başarmış, ve dünya çapında adetler 40 milyonu geçmiş durumda.  

İyi yada kötü olması durumunu herkes hala tartışa dursun, kitapları hızla satmaya devam ediyor ve yazarı E.L. James (Erika Leonard)’in artık son derece zengin bir kadın olduğu kesin.

Kitabın birde filmi çekilecek, inernette oyuncu kadrosu ile ilgili ciddi spekülasyonlar sürekli dolaşıyor ama henüz resmi olarak yapılmış bir açıklama yok. Sadece senaristin Kelly Marcel olduğu kesin. 
Birde filme ait müziklerin olduğu bir soundtrack albüm Emi Classics’ten eylül ayında dünyanın çeşitli ülkelerinde satışa çıktı. Kitapta ben okurken de en çok müziklerin ne kadar etkili olduğunu düşünmüştüm, dikkatinizi çekecek kadar detaylı vermiş yazar bu şarkıları...  Sizin bu kitap ve yarattığı sansasyon ile ilgili düşünceleriniz nedir? Paylaşırsanız sevinirim... 
continue reading "Herkesin Konuştuğu Grinin Elli Tonu... "
9 Ekim 2012 Salı

Beni Orada Bulacaksın - Jenny B. Jones


  • Kitabın Adı: Beni Orada Bulacaksın
  • Orjinal Adı: There You’ll Find Me
  • Yazar: Jenny B. Jones
  • Çevirmen:Özge Nur Küskün
  • Yayınevi:Optimum Kitap
  • Ebat: 13,5x21 cm
  • Sayfa Sayısı:392

Beni Orada Bulacaksın, 4 kez Carol Ödülü alan yazar, Jenny B. Jones'un yeni kitabı. 

Ülkemizde de Temmuz ayında raflardaki yerini alan kitap, Finley Sinclair'in hikayesini anlatıyor. On sekiz yaşında akıllı, hırslı ve sıkı bir kız olan Finley, ağabeyi Will'in ölümü ile dengesini kaybeder.  

Finley, Manhattan Müzik Konservatuarı'na hazırlanmaktadır, elemeler için  üzerinde çalıştığı parçayı bir türlü tamamlayamamaktadır, Will 'in kaybından yaratıcılığı da etkilenmiştir. Hayatını yeniden toparlayabilmek, aklındaki sorulara cevap bulabilmek ve en önemlisi Will'in seyahat güncesini takip edebilmek umuduyla, bir öğrenci değişim programı ile İrlanda'ya gitmeyi kabul eder. 

Beckett Rush, son zamanlardaki vampir serilerinin aranan, İrlanda'lı genç aktörü, ve Hollywood'un en yeni kötü çoçuğudur. Beckett'in da sorunlu bir hayatı vardır; bir yandan yakışıklılığı ve yaşam tarzıyla şimdiden kötüye çıkmış adı, bir yandan da aile sorunları ve etrafında dönen olaylarla başa çıkmaya çalışmaktadır. Finley ile son filmini çekmeye İrlanda'ya giderken uçakta tanışırlar. Görünen o ki; Finley, Beckett'in tüm çabalarına rağmen yakışıklılığından ve cazibesinden etkilenmeyen nadir insanlardandır. Bundan çok etkilenen Beckett, Finley'i bir sonraki karşılaşmalarında, asistanı olmaya ikna eder, karşılığında da İrlanda rehberliği yapmaya söz verir. Tahmin edeceğiniz gibi, hikayenin bundan sonrası, hiç Finley'in planladığı gibi gitmez.  

Beni Orada Bulacaksın, bir sonraki romantik-komedi kitabınız değil (olsa kötü olacağından değil tabii ki), tam tersine yas ve kaybetme duyguları ile örülmüş son derece duygusal bir hikaye. Finley'in yaşadıklarını unutabilmesi için "Esas Oğlan"la tanışması yeterli olmuyor, ki bu aslında hikayeyi son derece gerçekçi yapıyor. Hataları ve giderek yaklaşan elemeler, bir türlü vazgeçmek bilmeyen Hollywood'un kötü çocuğu, yeni okul, yeni arkadaşlar ile yavaş yavaş kırılma noktasına ilerlemesi, adeta içimizden biri gibi hissettiriyor ve son derece kolay bağlantı kurulabilen bir kahraman yaratıyor. Tüm bunlara ek olarak Finley'in bakış açısıyla anlatılması, bu hikayeyi adeta okurken yaşamanızı sağlıyor. 

Beckett ve diğer karakterler de son derece güzel ve etkili bir şekilde sunuluyor. Aralarında zaman zaman insanı gülümseten bir etkileşim var. Buda yazarın, espri anlayışını ve  ağır konuların okuyucu üzerinde yarattığı etkiyi ne kadar ustalıkla dengelediğini gösteriyor. 

Tanrının ve yeniden inanmanın çok güçlü iki konu olduğu kitap, güçlü yazımı, canlı karakterleri, İrlanda manzaraları, gülümseten diyalogları ve içinizi ısıtan hikayesiyle bu konuları hiçte gözünüze batmayacak şekilde işliyor. 

Kitabın ana karakterleri gibi 18-19 yaşlarda olmasanız bile, bu düşündüren ve iyi anlatılmış hikaye sizi, hiç vakit kaybetmeden içine çekecek. Ve tıpkı hayatın kendisi gibi, zaman zaman sizi güldürecek ve zaman zaman ağlatacak... 

Bu kitabı okuduysanız, sizde lütfen yorumlarınızı bizimle paylaşın... 
continue reading "Beni Orada Bulacaksın - Jenny B. Jones"
8 Ekim 2012 Pazartesi

Apartman Hikayeleri - Chris Ware'in Yeni Çizgi Romanı

Çizgi roman hayranlarının yakından tanıdığı, 45 yaşındaki, Amerika'nın yaşayan en ünlü ve yaratıcı çizerlerinden birisi olan Chris Ware'nin yeni kitabı, Apartman Hikayeleri (Building Stories) 2 Ekim günü Amerika'da raflardaki yerini aldı.

Büyük dikdörtgen bir kutu içerisinde, çeşitli boyutlardaki 14 farklı kitapçık, dergi, poster ve sayfadan oluşan kitap, son derece dahice hazırlanmış bir sanat eseri.

Bu farklı boyutlardaki içeriğin okunmasında belirlenmiş bir sıra yok ve Şikago'da (Chicago) 3 katlı bir apartmanda yaşayanların hikayelerini anlatıyorlar. Farklı sunumu sayesinde her okuyucu kendi kişiselleşmiş kitabı ile farklı bir hikaye okuyor.

Diğer tüm eserlerinde olduğu gibi, bunda da  son derece güçlü ve duygusal bir hikaye söz konusu. Apartmanın dört sakini etrafında dönen ve bu kişileri bir şekilde birbirine bağlayan hikayenin karakterleri, gündelik koşturmacaların içinde kendi hayatlarının anlamını çözmeye çalışıyorlar.

Tek bacaklı, otuzlu yaşlarında ve en üst katta oturan kadın, kocası nedeniyle hüsrana uğramış, gün geçtikçe kilo alan ve rüyalarına ne olduğunu merak eden melankolik baş kahramanımız. En alt katta yaşayan, hiç evlenmemiş ev sahibesi ise hala hatırları arasında yalnız başına dolaşmaya devam eden yaşlı bir kadın. Orta katta sürekli kavga eden ve sorunlar yaşayan çiftimiz var. Birde tek erkek bakış açısı olarak okuduğumuz "Dünya'nın en iyi arısı" Branford, evet yanlış okumadınız kendisi gerçekten bir arı!  Bu dört karakterde son derece kolay bağlantı kurulabilecek şekilde yaratılmışlar bu karakterler sayesinde, herhangi birimizin hikayesi olabilir anlatılan.

Kitabın sayfalarından bir yandan akan yalnızlık, okuyucuyu yakalarken, diğer yandan karakterlerin arasındaki bağlantılarla, aslında kimsenin tamamen yalnız olmadığı gerçeği gözler önüne seriliyor. Yazar adeta herkes birbiri ile bağlantılıdır varsayımını vurguluyor.

Kitabın sanatsal yönü tabii ki sunumu ve hikayesi ile bitmiyor. Kitabın çizimleri farklı, detaylı ve sıradan çizgi roman standartlarının çok ötesinde. Farklı boyutlardaki birçok malzemenin kullanımı ile, Chris Ware'in her boyuttaki sunum şekli ile son derece rahat bir öykü yaratabildiğini gözden kaçırmak mümkün değil.

Tabii ki, belirli bir okuma düzeninin sunulmamış olması, alınmış büyük bir risk. Hikayedeki kahramanın iç dünyasına ait bölümlerin çok erken yada çok geç okunması, hikayenin anlamsızlaşmasına yada hızının yavaşlamasına neden olabilir. Yine de bu harika roman, bu şekli ile kiminin başlama noktası, kiminin bitiş noktası olması nedeniyle insanı heyecanlandıran, hikayeyi farklı açılardan yeniden okuma isteği doğuran, unutulmaz anılarla dolu bir gizli kutu niteliğinde.

Chris Ware'ın bu romanını Türkiye'deki kitapçılarda bulmanızın imkanı ne zaman olur yada olur mu bilemiyorum, ama www.amazon.com  yada benzeri web-sitelerinden alabileceğiniz bu kitap, çizgi roman hayranı değilseniz bile kitaplığınızın bir köşesinde bulunması gereken bir eser.

Apartman Hikayelerini (Building Stories) yada Chris Ware'in başka eserlerini okudunuz mu? Ne düşündünüz? Lütfen yorumlarınızı yazın...
continue reading "Apartman Hikayeleri - Chris Ware'in Yeni Çizgi Romanı"
1 Ekim 2012 Pazartesi

Stephen Chbosky'nin Yeni Filmi, Eski Romanı - The Perks of Being a Wallflower

Stephen Chbosky'nin aynı adlı romanından beyaz perdeye uyarlanan, The Perks of Being a Wallflower filmi, Amerika'da şu günlerde az sayıda sinemada izlenebiliyor ancak 5 Ekim'de oldukça kapsamlı gösterime başlayacak. Eylül Ayı başında Toronto Film Festivali'nde de gösterimi yapılan filmin, Türkiye gösterim tarihi ise henüz maalesef belli değil, hatta okuduğum bir yazıya göre gösterilip gösterilmeyeceği bile henüz net değilmiş. (Filmin Türkiye Facebook sayfası 21 Eylül tarihli yazı)

Bu oldukça çok konulan film ve kitabın konusuna gelirsek, fazla detay vermeden kitap ile başlayalım. Kitap aslında 1999 yılında basılmış ve oldukça da fazla ses getirmiş bir roman. Neredeyse 16 yaşına girmiş olan kahramanımız,  liseye yeni başladığı seneyi, bize hiç tanımadığı birisine yazdığı mektuplar aracılığıyla aktarıyor.

Orta düzey, sıradan bir Amerikan ailesinin üçüncü çocuğu olan Charlie, en yakın arkadaşının intiharı ile başa çıkmaya çalışırken yaşadığı zorlukları aşarak hayatının kontrolünü tekrar ellerine almaya çalışıyor. Çok çabuk panik olan, çok düşünen, narin - diğer bir deyişle sulugöz - yani diğer okul arkadaşlarının gözlerini kırpmadan "garip" diye adlandırdıkları öğrenci sınıfına giren Charlie, üvey kardeşler Samantha ve Patrick ile tanışınca herşey değişmeye başlıyor.

Bu kitabı, sevimli bir çocukluktan yetişkinliğe geçiş hikayesi sanmayın, aksine içerisinde intihar, uyuşturucu, kürtaj, taciz gibi oldukça yoğun yetişkin öğeler barındırıyor.

Bu yapıdaki bir çocuğun yalnız bir hayatı olacağını düşünebilirsiniz ama Charlie'nin çevresinde hem arkadaşları, hem de ailesi var güçleriyle kendisine destek olmaya çalışıyor. Gerçi ailesinin bir şekilde mesafeli olduğu söylenebilir. Samantha, O'nun içine kapanık halinden sıyrılıp hayatına devam etmesi için elinden geleni yapıyor. İngilizce öğretmeni kendisine oldukça yakın ve her fırsatta dertlerini dinliyor. Patrick ise en yakın arkadaşı çoğu zamanını kendisi ile geçiriyor ve tavırları ile dünyayı unutmasını sağlıyor, - bu arada Patrick gay ve bir erkek arkadaşı var, kitapta birkaç homofobik söylem yer alsa da Patrick'in arkadaş çevresi içinde tamamen kabul edilmiş olduğunu görebilirsiniz.  Kitabın sonu bazılarına göre havada kalmış olarak nitelendirilse de, sonda Charlie içinde bulunduğu durumun da açıklaması olan, kendisi ile ilgili bir aile sırrını keşfediyor (yada hatırlıyor diyebiliriz) ve kitap umut dolu bir mektupla sona eriyor.

Kitap tamamen Charlie'nin ağzından, O'nun bakış açısıyla anlatıldığından nasıl göründüğünü pek bilmiyoruz, bu Charlie'nin gözünden bakmamızı kolaylaştırırken. Diğer karakterler o kadar canlı anlatılıyor ki, onları rahatlıkla gözünüzde canlandırıp, hissetmeniz mümkün. Bu mektuplaşma şeklinde yazılmış kitap son derece basit bir anlatım diline sahip olmasına rağmen, hikaye güzel yapılandırılmış ve cezbedici. Charlie'nin depresyonunu ve yaşadıklarını o kadar iyi anlıyorsunuz, hissediyorsunuz ki, onlara neredeyse dokunabilirsiniz.

Eğer okuduysanız, klasikler arasında anılan,  J.D. Salinger'ın Çavdar Tarlasında Çocuklar (Catcher in the Rye) kitabı ve bu kitabın ana karakteri Holden ile Charlie arasında benzerlikle bulabilirsiniz, ki yazarın kendisi de 2001 yılında LA Youth dergisine yaptığı bir röportajda bu yazardan ve romanından etkilendiğini kabul etmiş ancak "Her ne kadar Holden ile benzerlikler görülmesini anlıyor da olsam, aslında bu iki karakter kendilerine özgü bakış açıları ve problemleri ile son derece de farklı insanlar" demiş.

Oldukça duygusal olan bu kitabın, tabii ki bazı sıkıntıları var; zaman zaman oldukça yüzeysel kalıyor, inandırıcılığını kaybediyor ve çoğu zaman kaldırabileceğinizden fazla mesaj kaygısı içeriyor.  Ama bunlara rağmen severek okunan ve kolay aklınızdan çıkmayacak bir kitap olmaya devam ediyor.

Film konusuna dönecek olursak. Stephen Chbosky'nin senaristliğini ve yönetmeliğini de yaptığı ve bu alandaki becerisinin de en az yazarlıktaki kadar iddialı olduğunu gözler önüne serdiği filmin başrollerini; Logan Lerman (Charlie), Emma Watson (Sam) ve Ezra Miller (Patrick) paylaşıyor. Özellikle Miller'ın Patrick rolü ile sergilediği harika performansı, filmin birçok zayıf noktasını görmezden gelmenizi hatta fark etmenizi engelleyecek düzeyde. Film, kitabın zamanında getirdiği sesi muhtemelen getirecek kadar iddialı olmasa da, bir çok film eleştirmeni ve seyircisi tarafından şimdiden, "sevimli bir film" olarak adlandırılıyor.

Kitabı okudunuz, yada filmi izleme şansı buldunuzsa sonu hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı paylaşırsanız sevinirim...
continue reading "Stephen Chbosky'nin Yeni Filmi, Eski Romanı - The Perks of Being a Wallflower"
22 Eylül 2012 Cumartesi

Muhteşem Yaratıklar... Yeni Bir Açlık Oyunları Olabilir Mi?

Açlık Oyunları'nın (The Hunger Games) ardından, sinema severlerin sabırsızlıkla beklediği yeni seri Alcon Entertainment'ın aynı isimli romandan adapte ettiği, Muhteşem Yaratıklar (Beautiful Creatures) olacak gibi görünüyor.

Bu kitabı hala bilmeyenleriniz varsa; Muhteşem Yaratıklar, şimdiye kadar ülkemizde henüz iki kitabı yayınlanmış olan Caster Günlükleri (Caster Chronicles) Serisinin ilk kitabı. Beş seri olarak planlanan serinin 4. kitabı yakında Amerika'daki raflardaki yerini alacak.

Kami Garcia ve Margaret Stohl'un yazdığı, iki yazarlı seri, onaltı yaşındaki Ethan Wate ve Lena Duchannes arasında geçen aşk hikayesinin anlatıldığı, gerçeküstü, fantastik ve karanlık bir hikaye.

Hikayenin geçtiği gotik dekorlu Gatlin, Güney Carolina'nın medeniyetten uzak bir noktasında yer alan, küçük ve sıradan bir kasaba. Buraya yeni taşınan ve güçlerini kontrol etmekte zorlanan  Lena, kasaba sakinlerinden farklı olması ve etrafında gerçekleşen garip olaylar nedeniyle dışlanmakta, hatta kimileri tarafından "Cadı" olarak görülmektedir. Ethan ise, Lena'yı daha tanımadan rüyasında görmüş ve tanıştığı andan itibarende kimsenin dediklerine aldırmadan "yeni kızın" büyüsüne kapılmıştır ve karanlık bir sırrın ortaya çıkmasına yol açacak olsa bile, aralarındaki inanılmaz çekimi çözmeye kararlıdır... Ancak farkında olmadığı, sürprizlerin olmadığı bu kasabada tek bir sır her şeyi değiştirebileceğidir.

467 sayfalık bu kitap oldukça uzun, ama aynı zamanda gizemli, sürükleyici ve akıllardan çıkmayacak bir hikaye. Sayfalar arasında gezinirken, ailelerinin Ethan ve Lena'yı farklılıklarından dolayı ayrı tutma çabalarında, Romeo ve Juliet hikayesi tadını alabilir, ve tabi ki uzun bir romanda olması neredeyse kaçınılmaz tekrarları ve uzun tasvirleri de bulacağınıza emin olabilirsiniz.

Oldukça canlı karakterlere sahip ve son derece hassasiyet ve keskinlikle yazılmış olan bu kitapta, türünün diğer örneklerinden farklı olarak, hikaye Ethan Wate, yani erkek kahramanın bakış açısı ile ve onun ağzından anlatıyor, bu da türe yeni bir soluk getirmiş.

Kitabı beyaz perdeye uyarlayan ve aynı zamanda yönetmenliğini de yapan isim, son derece yetenekli Robert LaGravenese'den başkası değil. Filmin başrollerini de Alice Englert (Lena) ve son dakikada bir isim değişikliği ile, Alden Ehrenreich (Ethan) paylaşıyor. Ayrıca filmin dikkati çeken bir başka unsuruda, son derece güçlü yardımcı oyuncu kadrosu; Emma Thompson, Jeremy Irons ve Viola Davis. Bu güçlü isimlerle filmin, serinin hayranı olmayan seyirci kitlesine de ulaşması hedefleniyor. Durum böyle olmasına rağmen, sabırsızlıkla beklenen ilk fragman 19 Eylül Çarşamba günü iTunes üzerinde gösterilmeye başlandı (aşağıda izleyebilirsiniz) ve Harry Potter ile Twilight hayranları hedeflenerek hazırlanmış olduğunu düşünmemek elde değil. Ancak filmin nasıl olduğunu görmek ise biraz daha beklememiz gerekecek, ülkemizdeki gösterim tarihi 15 Şubat 2013.

Serinin ingilizcesini okuyan hayranları için, dördüncü kitap, Beautiful Redemption,  23 Ekim'de çıkıyor.


Sizce Muhteşem yaratıklar Harry Potter kadar yada daha fazla ses getirebilecek mi? Açlık Oyunlarının şöhretini geçebilecek mi? Tahminlerinizi ve yorumlarınızı lütfen paylaşın...
continue reading "Muhteşem Yaratıklar... Yeni Bir Açlık Oyunları Olabilir Mi?"
19 Eylül 2012 Çarşamba

Michael Neale'nin İlk Kitabı - Nehir (The River)

Dove Ödüllü şarkı yazarı Michael Neale'nin ilk kitabı, The River (Nehir) Amerika'da raflardaki yerini dün aldı.

Bu kitap Türkiye'de yayınlanır mı bilemem, ama kayıp ve kefaret üzerine ilham verici bir hikaye. Kitabı rahat koltuğunuzda uzun süre oturabileceğiniz bir anda okumanızı tavsiye ederim, çünkü son derece akıcı bir dille yazılmış, sizi o kadar hızlı içine çekiyor ki neye uğradığınızı bile anlayamıyorsunuz ve elinizden bırakmak dahi istemiyorsunuz.

Hikaye Colorado Dağlıkları'nda ve Nehir'de geçiyor. Buraya küçük bir not yazayım; yazar kitap boyunca adeta Nehir'i, sadece bir su akıntısı olmaktan öteye götürüyor ve ona bir kişilik kazandırıyor, bu nedenle de sürekli The River olarak ve büyük harflerle ifade ediyor. Gabriel Clarke, hikayemizin baş kahramanı, Nehir'e karşı inanılmaz bir çekim hissediyor, ancak 5 yaşında Nehir kenarında şahit olduğu, bu yaştaki hiç bir çocuğun görmemesi gereken, üzücü olay tüm hayatını değiştiriyor ve içine kapanık, sevdiklerinin ulaşamadığı bir çocuk haline getiriyor. Nehir'i okurken,  Gabriel'in yaşadığı acı ve kırgınlık, kızgınlık dolu hayata seyirci olacaksınız, ta ki bir şeyler onu Nehir'e geri getirene kadar.

New York Times'ın en çok satanlar listesinde yer alan yazar, John C. Maxwell, bu kitabı "Okuyucuyu yaşamaları gereken hayat için yüreklendirecek." diye tanımlıyor. Metaforlarla donatılmış olan hikaye, sizi hayal etmeye öylesine yüreklendiriyor ki, kendinizi hayatınızdaki kırgınlıklarınızı, geçmişte yaşadıklarınızı ve geleceğe doğru adım atma cesaretinizi sorgularken bulacaksınız.

Michael Neale'nin yetenekli bir hikaye anlatımı ve tecrübeli bir vaiz olduğu çok açık. Bazı hikayeler, kişiden kişiye aktarılmak için yaratılmıştır, işte hayat dolu ve derin karakterler ve sahnelerle bezenmiş bu hikaye de,bunlardan birisi. Yazarın kendisi de bu durumun farkında olacak ki; Michael Whittaker ile birlikte The River için hazırladığı soundtrack eşliğinde, görsellerle süslediği Nehir Tecrübesi (River Experience) olarak adlandırdığı bir dinletiyi canlı olarak sergiliyor ve meraklı okurlara, kitaptaki hikayeyi aktarıyor.

Büyümenin, korkuları yenmenin ve değişimin anlatıldığı harika bir hikaye diyebiliriz. Ancak, tabi ki Michael Neale'nin yeni bir roman yazarı olduğunu unutmayalım, gerçi kendisi zaten bize bunu kitabında Nehir'in önemini vurgulamaya çalışırken rahatsız edici derecede durumu gözümüze sokması ile, gereksiz yere büyük harfler ve birçok ünlem işareti kullanımı ile ve zaman zaman rüya ile gerçek arasında yaşattığı karmaşa ile bunu bize sık sık hatırlatıyor, ama bunlarda bu güzel hikayenin tuzu biberi diyelim.

Yazarın dediği  gibi, "Nehir'i kenarda durarak tam olarak yaşayamazsınız... İçine girmelisiniz, hemde sonuna kadar."

Ne duruyorsunuz o zaman, haydi atlayın ve Gabriel hayatına devam edebilecek mi, yoksa acılarına yenik mi düşecek? Kendiniz görün...

Bu kitabı okuyanlarınız varsa yada okumak isteyenleriniz yorum bırakırsanız sevinirim...

Kitabı kendi dilinde okumak isterseniz, www.amazon.com kargo ile, yada e-book olarak, www.kobobooks.com sitelerinden temin edebilirsiniz.

*Bu kitap NetGalley tarafından Thomas Nelson adına, eleştiri yapılması amacıyla temin edilmiştir. 
continue reading "Michael Neale'nin İlk Kitabı - Nehir (The River) "
18 Eylül 2012 Salı

Justin Cronin'in On İki'si İçin Hazırmısınız?

Hiçlikten Gelen Kız'ın (The Passage) devam kitabı olan On İki (The Twelve), Amerika'da 16 Ekim tarihinde raflardaki yerini alacak. Kitabın Türkiye'de ne zaman yayınlanacağı ve adının ne olacağını bilemiyorum ama henüz birinci kitabı okumayanlarınız var ise, kitap Mart 2012'de satışa çıktı, şiddetle tavsiye ederim. Özellikle de kitabın ikincisini orijinal dilinde okumayı düşünüyorsanız, umarım hızlı okuyorsunuzdur çünkü, Hiçlikten Gelen Kız pek de kısa sayılmaz, tam 788 sayfa.

Kitabın yazarı, Justin Cronin ödüllü bir yazar ve İngilizce profesörü, ama bu durum kendisinin vampir çılgınlığından etkilenmesine engel olmuşa benzemiyor. Ama dikkatli olun, sakın daha önceki karizmatik ve yakışıklı vampirlerin masum genç kızlara aşık olduğu kitaplardan sanmayın Hiçlikten Gelen Kız'ı. Çünkü kesinlikle değil! Bu kitap için ünlü kitap eleştirmeni Ron Charles, "Stephen King'in "Mahşer" ve "Korku Ağı" nın Jurassic Park'ta geçtiğini ve Robert McCammon'un "Kuğunun Şarkısı", "Battlestar Galactica" ve hatta Cormac McCarthy'nin "Yol" u ile zenginleştirildiğini düşünün." diyor. 

Kitabın heyecanından sizleri mahrum etmeden ve fazla detay vermeden kısaca, Hiçlikten Gelen Kız yakın gelecekte, Bolivya'daki bir yarasa türünden elde edilen ve sonsuz yaşam ile ekstra güç sağlayacağı var sayılan bir virüs ile yapılan askeri-bilimsel bir deney ile başlıyor. Bu deney için, 12 idam mahkumu  kullanılıyor - kesinlikle süper güçlü ve ölümsüz olmasını isteyeceğiniz türden 12 kişi :) - Tahmin edebileceğiniz gibi, tabi ki işler ters  gidiyor ve kıyamet kopuyor... 

Kitabın ilk kısmı, oldukça yavaş gelişen ve detaylı bir anlatıma sahip. İkinci kısım ise, bıraktığı yerden yaklaşık bir yüzyıl sonra devam ediyor, kıyamet günü sonrasını anlatıyor. Açıkça söylemeliyim ki şiddet ve aksiyonun yoğun olduğu bu bölüm, arkanıza bakmadan kaçma isteği uyandırıyor. 

Tabi ki kitabın her noktada mükemmel olduğunu söylemek mümkün değil, klişelerin yer aldığı birçok cümle ile karşılaşmanız kaçınılmaz, ama bu kitabı son derece keyifli bir okuma haline getiren, şüphesiz ki Justin Cronin'in  okuyucu korkutmadaki başarısı, bu sayede emin olun bu klişelerin bile farkına varamayacaksınız.

Kitabın film hakları da, daha kitap satışa çıkmadan Ridley Scott'un sahibi olduğu Scott Free Productions'a 1,75 milyon dolara satılmış ve filmin senaryosu Gladyatör filminin de senaryosunu yazan John Logan'ın usta ellerine teslim edilmiş. Film için daha beklememiz gerekeceği kesin, ama bakalım ikinci kitapta neler olacak... 

continue reading "Justin Cronin'in On İki'si İçin Hazırmısınız? "
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...