Copyright © Tuğçe'nin Kitaplığı
Design by Dzignine
aşk romanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk romanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Şubat 2013 Perşembe

Pamuk İpliği - Brenda Jackson | Ön Okuma


c92dc573-3331-4ea5-a191-fff1bc44a1cc-1Bugün, geçtiğimiz hafta BloG-Twins çalışmasında yorumladığımız (yorum için tık tık) Pamuk İpliği kitabından bir bölüm paylaşıyorum sizlerle... Yorumda da belirttiğimiz gibi aşk romanı severlerin kaçırmak istemeyeceği türden bir kitap...

Keyifli okumalar

Birinci Bölüm

“Haydi, söylesene. Düğün telaşı sarmadı mı seni henüz?”

Erica Sanders, ortaokuldan beri yakın arkadaşı olan April’i masanın karşı tarafından süzerken, onun dışında hiç kimsenin kendisine böyle bir soru yöneltmeye cesaret edemeyeceğini düşünüyordu. April North, onu çok iyi tanıyordu. Erica’nın duyduğu endişe ve stresin, nişan partisinden birkaç hafta önce, çiftin ailelerinin resmen tanışacağı partide artmaya başlayacağını tahmin edebilirdi. Erica, bu karşılaşmayı dört gözle beklemiyordu doğrusu, tabii annesinin tavrı yüz seksen derece dönmediği takdirde.

“Evet, biraz stresliyim,” diye kabul etti. “Aklımı zar zor toparlıyorum. Ancak, bu her gelinin başına gelir, öyle değil mi?” Eğer duygularını biri ile paylaşması gerekiyorsa, bu kişinin kesinlikle April olması gerektiğini düşündü Erica.

Her şeyden önce, en iyi arkadaşı, evlilik yolundan şimdiden üç kez geçmişti.

“Tabii, biraz stres her gelinde olur. Ama senin durumunda…” April bazı kelimeleri dile getirmedi.
Erica’nın annesi, onu deli ediyordu.

Karen Sanders, önce Brian Lawson’ın kızıyla evlenecek kadar iyi olmadığından şikâyet edip durdu, sonra ise, Erica’nın düğününün yılın olayı olmasını istediği için organizatörlere dünyayı dar etti.

Düğün, Ohio’daki ilk özgür siyahların şehirlerinden biri olarak tarih kitaplarında adı geçen, yedi bin nüfuslu Hattersville’in kurucularından birinin büyük büyük torununa yaraşır olmalıydı. Erica, Wisconsin’deki üniversite yılları hariç, yirmi yedi yıllık yaşamının tümünü Hattersville’de geçirmişti. Başka bir şehirde geçirdiği dört yıl içinde, doğduğu yerdeki insanların ne kadar dar görüşlü ve züppe olduklarını anlamış ve birçok konuda gözü açılmıştı. Tüm insanlar ayrıcalıklı değildi. Arkadaşı April, bulundukları yerin öteki tarafında Beşinci Bölge olarak adlandırılan yerde doğmuştu ve bu durum her fırsatta Erica’ya annesi tarafından hatırlatılmıştı. Erica’ya göre, ne tarafta doğduğunun pek bir önemi yoktu ve April ile olan yakın arkadaşlığının hayatında her zaman ayrı bir yeri vardı. Bunun yanında, oldum olası çok güzel kız olan April, hayata sıfırdan başlayıp zengin olmuştu ve şimdi dünyaca ünlü bir modeldi. Bu durum, ne kadar alçak bir noktadan başlarsa başlasın, ortaya yüreğini ve aklını koyan herkesin başarılı olabileceğinin kanıtıydı.

Şehrin baskıcı ortamından uzaklaşmaya Erica’dan çok ihtiyacı olan April, Los Angeles Üniversitesi’ne başlamak için batıya gitmiş ve orada birinci ve ikinci eşleriyle tanışmıştı. Bir yıl önce boşandığı üç numaralı kocasıyla ise, Büyük Britanya’da tanışmıştı.

“Sen de benim kadar biliyorsun,” diye devam etti April, salatasını yerken. “Bayan Karen’in hayalindeki evlilik, senin Griffin ile yapacağın evlilikti.”

Erica, bunun doğru olduğunu biliyordu. Griffin Hayes’in ailesi, aynı kendi ailesi gibi, Hattersville’in zenginlerindendi.

Doğal olarak bazı kişiler, özellikle de annesi, kızı ile Griffin’in büyüyüp evleneceklerini umuyorlardı. Bazıları vardı ki, yine isim vermek gerekirse annesi, bu evliliğin hem çıkarlar açısından doğru bir seçim olacağını hem de bu iki aile arasına giren lanetin, aralarında yapılacak bir evlilik ile son bulacağını düşünüyorlardı.

Maalesef, kimse, onun ve Griffin’in kalbine haber verme zahmetinde bulunmadı. Onlar ise bir türlü o duyguyu hissetmiyordu. Büyüme çağlarında aileleri onları o kadar çok bir araya getirmişti ki, sonsuz bir evlilik bağı ile adanmış bir çift olmak yerine, birbirlerini kardeş olarak görmeye başlamışlardı. Lisedeyken birlikte olmayı denemişler fakat aralarında bir elektriklenme olmamıştı. Griffin de, Erica da bunun farkındaydı. Aralarında arkadaşlıktan başka bir şey olamayacağına dair karar verdiler.

531746_507244422647635_25950951_n

“Annem artık Bayan Griffin Hayes olmayacak olmam fikrine alıştı,” dedi Erica. “Kesinlikle aradığımı buldum. İnan bana. Brian, istediğim ve ihtiyacım olan tek adam.” Herkesten şüphelenirdi, hatta April’dan bile, ama söylediklerinden kesinkes emindi.
“Bu hafta geliyor mu?”

Erica’nın dudaklarını kocaman bir gülümseme kapladı ve şans getirmesi için parmaklarını çaprazladı. “Umalım da öyle olsun. Firma için iki avukat daha tuttular ama hâlâ bir ton dosya yükü var.” Dallas’taki saygın bir hukuk bürosunda avukat olan Erica ve Brian, geçen yaz Myrtle Sahili’nde tatil yaparken tanışmışlardı. Bir sabah, Brian iskeleye balık tutmak için çıkmıştı ve Erica da o sırada sahilde koşuyordu. İkisi konuşmaya başlamış ve ardından Brian ertesi gün için onu kahvaltıya çağırmıştı. Birkaç hafta içinde sevgili olmuşlardı.

Yaz bittiğinde, tüm klişeleri altüst etmiş ve ilişkilerini devam ettirme kararı almışlardı. Aşkları, uzun soluklu olmaya doğru yelken açmış, yeni yıl tatilinden hemen sonra, Brian ona evlenme teklifi etmişti. Erica bu teklifi kabul etti ve şimdi, ağustos ayında yapılacak olan düğünün ardından Teksas’a yerleşmeyi dört gözle bekliyordu.

Annesi, tek çocuğunun, Hayes’in dışında biriyle evlenip şehir dışına taşınması fikri üzerine bayağı gürültü koparmıştı. Şimdi bile, aylar sonra, Karen Sanders’ın bu konuda sorunlar yaratmaya uğraşması kaçınılmazdı.

“Peki, baban nasıl direniyor?” diye sordu April, Erica’nın düşüncelerini bölerek. “Annen, seni reddetmesi için onu ikna edebildi mi?”

Erica, babasını düşündüğünde, açık ela gözlerinde sevgi ve anlayış belirdi. Babası ona tam destek veriyordu. Yine de annesini kızdırmamak için bunu sakin bir şekilde yapıyordu. Erica’nın yaptığı şeye hayranlık duyduğunu belli edecek ufak şeyler yapıyor ya da söylüyordu. Kendisinin yapamadığını Erica yaptığı için, bir mirası koruyabilmek değil de aşkı uğruna evlenmeyi seçtiği için, onu takdir ediyordu. 
Anne ve babasının evliliğinin önceden planlanmış olduğu sır değildi.

“Bunun olmayacağını sen de benim kadar biliyorsun,” diye yanıtladı. O ve babası birbirine çok yakındı ve bu her zaman böyle kalacaktı.

Erica ve April park ettikleri arabalarının yanına doğru yürüdüler ve April, büyükannesini ziyaret etmek için geldiği şehirden ayrılmadan önce birkaç kez daha görüşmek için sözleştiler. Mart’ın ilk haftasıydı. Ohio’nun soğuğu iyiden iyiye hissediliyordu ve Erica’nın korunmak için omuzlarını şalıyla sıkıca sarmıştı. Giorgio özel koleksiyonundan olan şalı, geçen sene April’ın ona verdiği doğum günü hediyesiydi.

Yukarıya baktığında Erica, parlak ışıklarla ve bakımlı çimlerle kaplı şehir merkezini gördü. Beşinci Bölge parkları berbat görünüyordu ve bakıma ihtiyaçları vardı ancak buradaki şehrin kurucularına ait heykeller iyi durumdaydı. ‘İyi’ vatandaşların ayrıcalığını düşününce, neredeyse midesi kalkmıştı.

Saatine göz attı. Henüz sekiz bile olmamasına rağmen dükkânlar çoktan kapanmış, şehir, hayalet bir şehre dönüşmüştü. Bir zamanlar ekonomik olarak büyük sıkıntılar yaşamış olan şehir, birkaç hali vakti yerinde aile yerleşip, küçük ve can çekişmekte olan işyerlerini satın alınca düze çıkmıştı. Ne var ki bu durum, zenginlerin daha da zenginleşmesine ve şehrin tüm iplerini ele geçirmelerine yol açmıştı.

Erica’nın şehrin tarihi kütüphanesindeki başkütüphanecilik ve muhasebecilik işi bile, ailesi tarafından, özelikle de annesi tarafından, Hattersville tarihinin iyi bir şekilde koruna-bilmesini sağlamak amacıyla ayarlanan ve oldukça rahat bir pozisyonun ötesine geçemeyen bir iş olanağıydı. Erica’ya, eğer ataları -Kanada’dan gelen özgür siyahlar- olan şehir kurucuları olmasaydı, bu şehrin de var olamayacağı sürekli olarak hatırlatılmaktaydı.

Nesiller boyu, Hattersville’deki iki grup arasında belirgin bir çizgi var olmuştu: zenginler ve yoksullar. Varlıklı Hayes, Delbert, Sanders, Carter, Heard, Baker, Cobb ve Stonewell aileleri şehre çalışmaya gelen binlerce kişinin işvereni ve en büyük üretim şirketlerinin sahipleriydiler.

April ile sarılarak vedalaşan Erica, birkaç yıl önce babasının doğum günü hediyesi olarak kendisine vermiş olduğu, kiraz renkli, iki kapılı Mercedes’ine bindi. Emniyet kemerini henüz geçirmiş ve tam kontağı çevirmek üzereyken, cep telefonu çalmaya başladı. Arayanın Brian olduğunu görünce yüzü güldü. 

Cevaplamak için vakit kaybetmedi. “Selam.”

“Selam, tatlım. Neredesin?”

“Ryder’ın Et Lokantası’ndan çıkmak üzereyim. April şehirdeydi, birlikte akşam yemeği yedik.” Bir an duraksadı ve, “Hafta sonu için kaçabilecek misin?” diye sordu.

Brian’ın telefonun diğer ucunda güldüğünü duydu ve bunun ne kadar çekici olduğunu düşündü. Onu ilk gördüğü anı anımsadı. Altında yırtık bir kot, üst kısmı çıplak bir haldeydi. Elinde bir olta, balık tutuyordu. Ona çapkın bir şekilde gülmüştü ve Erica o an erimişti. O gülücüğü vücudunun her bir gözeneğinde ve hücresinde hissetmişti. O gülüş, onu sıcak ve yanan bir kütleye dönüştürdü ve bütün arzularının, olabileceği en gerçek haliyle karşısında durduğunu o gün keşfetti.

“Evet, sanırım kaçabileceğim,” dedi, Erica’yı daldığı düşüncelerden uyandırarak. “Bu arada, evinde seni bekleyen bir şey var.”

Hemen gülümsedi. Ona, “seni düşünüyorum” hediyeleri gönderiyordu postayla.

Bu kez ne yolladığını merak etti. Geçen hafta, geceleri bir ninni gibi onu uyutsun diye, Barry White’ın duygulu sesiyle söylediği “Rock-a-bye Baby” şarkısını bir CD’ye kaydedip yollamıştı.

“Nedir?” diye sordu.

Cevap vermeden önce, bir kez daha o çekici gülüşü yükseldi, “Ben. Artık öğrendiğine göre, çok hızlı sürmene gerek yok.”

Dudaklarından bir iç çekişi yükselen Erica, nasıl yavaş gidebileceğini düşündü. Birbirlerini görmeyeli üç haftadan fazla olmuştu ve derin bir özlem ile dolup taşıyordu. Onu gördüğünde içini büyük bir mutluluğun kaplayacağını çok iyi biliyordu. Nasıl bekleyeceğini düşündükçe, içi duygusal kıpırdanmalarla dans etmişti.

“Ben gelene kadar rahatına bak,” dedi ona.
“Çoktan baktım ve sabırsızlıkla seni bekliyorum, bebeğim.”
O da sevgilisini görmek için sabırsızlanıyordu. “Yoldayım.”

Brian ateşli bir karşılık daha vermeden, ki bir kez daha yaparsa bu muhtemelen onu çıldırtacaktı, telefonu kapattı ve park yerinden ayrılmak üzere motoru çalıştırdı. Brian şehirde olduğuna göre tüm hafta sonu planları değişecekti. Elbette herkes bunu anlayışla karşılardı.

Tabii, annesi hariç herkes.

Brian Lawson, cep telefonunu gerektiğinden fazla bir süre elinde tuttuktan sonra masanın üzerine koydu. İçi pırpır ediyordu. Erica’nın sesini telefonda her duyduğunda aynı şey oluyordu.

Eğer birileri ona, bir kadına bu şekilde âşık olacağını söylemiş olsaydı, onlara asla inanmazdı. Erica’yı o gün sahilde gördüğü anda âşık olduğuna ikna olmuştu ve onun çıktığı diğer kızlardan çok daha farklı olduğunu bir şekilde anlamıştı.

O zamana kadar, yalnız olmaktan memnun olan bir adam olmuştu. Kısa süreli planlar yapmaktan ve kafasına göre biri-leriyle çıkmaktan hoşlanırdı. Fakat o yaz, Erica ile zaman geçirdikten sonra, onun sonsuza kadar beraber olmak isteyeceği türden bir kız olduğunu anlamıştı. Bu düşünce, sandığı gibi onu korkutmamıştı. Hatta onu daha çok tanıdıkça, ebediyen onun yanında olacak kişinin kendisi olmasını daha da çok istemişti.

Derin bir nefes aldı. Birasından bir yudum daha içti ve müstakbel karısının mutfağına göz gezdirdi. Büyük, ferah bir mutfaktı ve yemek yapmaktan çok hoşlandığı için tam Erica’ya göreydi. Kendisi de öyleydi. İlk fark ettikleri ortak noktalarından biri de buydu.

Duvarlar soluk bir sarı renge boyanmıştı. Mutfak aletlerin hepsi beyazdı ve bu odayı olduğundan geniş gösteriyordu. Onun Dallas’taki paslanmaz çelikle kaplı mutfağı her ne kadar daha modern gözükse de, Erica’nınki ile kıyaslandığında daha az sterildi. Duvarda asılı büyük tabloda, güneşli bir Güney Carolina gününde resmedilmiş Myrtle Sahili gözüküyordu. Sisli Ohio kışlarında, yemek masasında otururken bu resme bakmak çok hoş olmalıydı. Daha da güzeli, tam olarak o yaz tanıştıkları yere ait bir çizim olmasıydı: İskelenin hemen yanı. Brian, bu tabloyu Teksas’taki bir galeride görür görmez, onu Erica için satın alma şansını kaçıramayacağını düşünmüştü. Aslında her ikisi için…

Erica’nın eve gelmesini beklemek için masaya oturdu. Eğer doğru hatırlıyorsa, şehrin öbür tarafındaki Ryder yirmi dakika uzaklıktaydı ve Erica’yı yavaş gelmesi konusunda uyarmış olmasına rağmen, çabuk geleceğini biliyordu. Bu on dakikaya kadar eve varacağı anlamına geliyordu.

Tekrar mutfağa göz attı. Oturduğu yerden, yemek odası ile oturma odasını rahat bir şekilde görebiliyordu. Dallas’taki dairesi bu kadar büyük değildi. Mükemmel bir bekâr eviydi, ancak, evlendikten sonra, daha büyük ve ofise yakın bir eve taşınmak üzere karar almışlardı.

Erica’nın evini de kapatmayacaklardı, böylelikle, ailelerini ziyaret etmek için Hattersville’e geldiklerinde kalacakları bir yer olacaktı. Aslında, ailelerinin bir malikâne olarak kabul edilebilecek devasa büyüklükteki evlerinde birçok konuk odası bulunmaktaydı. Ancak Brian, kendisinin, Karen Sanders’ın çatısı altında bir gece bile geçirmeye tahammülü olamayacağını sezen Erica’yı takdir ediyordu. Onun, Karen’ın seçtiği damat olmadığı büyük bir sır değildi.

Erica’nın annesi kesinlikle Brian’ın annesinden çok farklıydı. Rita Lawson, bu dünyadaki en tatlı ve makul kadınlardan biriydi. Brian on beşindeyken, babasının anevrizmadan ölmesinin ardından, onu tek başına yetiştirmişti. Onu üniversiteye ve hukuk fakültesine göndermek o kadar kolay olmamıştı; ancak bunu yapmış olmaktan hiç şikâyetçi değildi. Brian da bu durumun kıymetini fazlasıyla bilmişti. Şimdi ise, her zaman yapmak istediği bir şeyi başardığı için annesiyle gurur duyuyordu. Her zaman dış dünyaya âşık olan annesi, büyük bir şirket için peyzaj mimarlığı yapmaya başlamıştı. İşi çok fazla seyahat etmesini gerektiriyordu ki, bu onun her zaman hayalini kurduğu şeydi. Daha geçen hafta Beijing’den dönmüştü. Çin’e ilk gidişiydi ve Brian, orada yaşadıklarını anlatırken ne kadar heyecanlandığını aklından çıkaramıyordu.

Aylar önce Erica’yla resmen tanışmış ve müstakbel gelinine ilk anda bayılmıştı. Erica’nın annesinin de kendisini kabul etmesini dileyerek, birasından bir yudum daha aldı.

Kafasını bulandıracak düşüncelere izin vermemeye çalışsa da, bu konu, arada sırada aklına geliyordu. Anne babaların çocukları için eş seçtiği zamanların artık sona erdiğini bilmiyor muydu bu kadın? Erica kendi hayatını yaşıyordu. Nasıl ve kimle yaşayacağına karar verebilecek olgunluktaydı.

Brian, bir araba kapısının kapanma sesini işitti ve Erica’nın geldiğini anladı. Ayağa kalktı ve içini bir endişe sardı. Endişe ve aşk.

Arka kapıdan gelen bir anahtar şıngırtısı duydu. Birkaç saniye sonra hayatının geri kalanında birlikte olmayı, birlikte çocuk yapmayı, ismini paylaşmayı ve sonsuza kadar yanında kalmayı seçtiği kadını karşısında görecekti.

Onu yakalayan tüm duyguları anlamaya çalışırken kapı açılmış, Brian, o an derin bir nefes almıştı. Bakışları anında birbirini yakaladı ve onun dudaklarına yansıyan gülüşü, her bir noktasını felç etmiş gibiydi.

062612-health-hiv-day-black-couple-holding-hands-marriageSaçlarını açık bırakmıştı ve bu gece, saçları omuzlarına birer su dalgası gibi düşmüştü. Koyu olan saç tellerinden kimisi, mutfağın parlak ışıkları altında daha açık görünüyordu. Bakışları, Erica’nın yüzünde dolandı. Onu büyüleyen ilk şey gözleri olmuştu. Ela renkli, kedi gözleri vardı ve o kadar büyüleyiciydi ki, o gözlere bakan bir adam tüm duygularını kaybedebilirdi. İlk gördüğünde Brian’ın hissettiği de tam olarak buydu. Dikkatini çeken diğer özelliği ise dudaklarıydı. Sanki özel olarak Brian için yapılmış, mükemmel bir şekilli dudakları… Bir keresinde Brian’a, onu öpmeden önce hakikaten kimseyle öpüşmemiş olduğunu anladığını söylemişti.

Gördüğü her noktaya, özellikle de vücudunu oluşturan kıvrımlara bir kez daha hayran kalarak, ayak ucundan başına kadar onu süzdü. Daha önce çıkmış olduğu kadınlar kadar uzun boylu değildi ama onun 1.63′lük boyunun kendi 1.90′lık boyunu mükemmel bir şekilde tamamladığını düşünüyordu. Evet, Erica tamamen güzel bir kadındı ve şehvetli rüyalarını süsleyen varlığın ta kendisiydi. Göğsü sıkıştı. Kesinlikle muhteşemdi, ona baktığında tam olarak düşünemiyordu. Ateşli, ilkel bir ihtiyaç benliğini titretiyordu. Erica, kapıyı kapatıp, sandalet giymiş ayakları ile ona doğru adım atarken, Brian da ona doğru ilerlemeye başlamıştı bile.

Ona sımsıkı sarıldığı anda, dudaklarını onun dudaklarına hapsetmeden birkaç saniye öncesinde, derinden gelen bir sesle bir şeyler mırıldandı, “Evine hoş geldin, tatlım.” Erica’nın, her şeyi yapmaya hakkı varmışçasına, vücudunu onun vücuduna iyice yapıştırarak öpücüğüne karşılık verişini hissetti.
Ve Erica tüm haklarını kullandı.
continue reading "Pamuk İpliği - Brenda Jackson | Ön Okuma"

Yorum: Sana Soyunuyorum - Crossfire #1 - Sylvia Day


download
Puanlama : C

Yazar: Sylvia Day
Çevirmen:   Ayşe Kaya
Sayfa Sayısı:  378
Dili: Türkçe
Yayınevi:  Doğan Kitap

Doğan Kitap’tan yarın çıkacak olan Sana Soyunuyorum Crossfire Üçlemesinin ilk kitabı. Sylvia Day'in yazdığı bu kitapla başlayan üçleme  satış listelerini de sallamaya devam ediyor... Kitap özellikle Grinin Elli Tonu’na benzerliği ile ses getirdi, ama zaten son dönem çıkan tüm karanlık karakterli erkekleri içeren erotik aşk romanları bu kitaba benzerlikleriyle değerlendirilmeye başlandığı için anormal bir durum değil bu sanırım.

Eva Tramell, New York’a yeni taşınmış ve bir reklamcılık ajansında yönetici asistanı olarak işe başlamıştır. Hikayeyi de Eva’nın ağzından dinliyoruz. Eva en yakın arkadaşı Cary ile birlikte, Eva’nın üvey babasının kendilerine temin ettiği evde yaşamaktadır. Anlayacağınız üzere oldukça refahı yerinde bir üvey babadan bahsediyoruz.  Cary, yakışıklı, sevimli ve biseksüeldir. Kitabın daha en başında, Eva’nın gençken yaşadığı trajik bir olay olduğu ve bu nedenle annesinin biraz fazla korumacı olduğunu öğreniyoruz. Yani anlayacağınız bu hikayede kızımız da en az adam kadar sorunlu.

Gideon Cross, bir multimilyoner, tabii ki yakışıklı, karizmatik ve tam bir kontrol meraklısı, diğer bir deyişle dominant bir karakter ama bu kitapta her ne kadar erotizm bol olsa da Grey’in ki gibi bir oyun odası durumu yok haberiniz olsun. Gerçi bu adam yer yer daha takıntılı ve Eva’yı kelepçe yerine duyguları ve takıntılarıyla bağlıyor ama neyse… Ayrıca her şeye iş mantığı ile yaklaşan bir adam bu Gideon.

Eva ve Gideon’un ilk karşılaşması, Eva’nın Crossfire Building’de işe başlamasından önce etrafı görmek üzere gittiğinde oluyor ve Eva’nın yerde dizleri ve ayakları üzerinde bitiyor. Ama düşündüğünüz gibi değil, kızımız Gideon’a çarpıp düşüyor ;) Ama ilişkileri öyle ilk görüşte aşk falan değil, tabii ki ilk görüşte tutku var ama Gideon aralarındaki ilişkiyi sadece seks ile sınırlı tutmak konusunda azimli. Eva ise pek bu durumdan memnun değil, evlilik peşinde olmasa da, Gideon’un kendisine mal varlığının bir parçası gibi davranmasından pek memnun değil. Ancak tabii ki karşı konulamaz bir çekim var ve zamanla Gideon’un arkadaşlık ve yatak ilişkilerini ayrı tutma iddiasına rağmen oldukça çalkantılı bir ilişkiye dönüşüyor.
Benzerliklerden bahsetmeyeceğim, çünkü Gabriel’de dediğim gibi bunda da ararsanız benzerlik bulabileceğiniz ama aynı oranda farklılıklarında olacağı bir kitap. Ama şunu da eklemeliyim, Grey’de bir noktacık daha fazla keyif almıştım, özellikle ilk kitapta. Bunu da söyledikten sonra devam edeyim.

tumblr_m8uz1o9lEq1r7wafro1_500

Kadın Problemleri:
Christian'ı mı yoksa Gideon'u mu istediğime karar veremiyorum!!!

Sylvia Day’in Crossfire serisi New York’ta geçiyor ve burada yaşayan yüksek kademe insanların hayatlarına ve sosyal çevrelerine güzel bir bakış atmamızı sağlıyor. Niçin bu atmosferi daha fazla kullanmıyorlar acaba kitaplarda ;) hayatın hiç durmadığı bir arka plan var.  Atmosferden daha çok, Eva’yı sevdim – en azından en başta – zeki, sevimli, kendine karşı dürüst ve  kolay ilişki kurulabilir bir karakter, tek kusuru tipik aşk romanı karakteri olarak sunulmuş olması yani güzelliğinin farkına değil.  Seksten ve Gideon’dan hoşlandığını kabul ediyor ama ruh hali itibariyle de saçma hayaller kurup her şeyin mutlu olduğu bir aşk tablosu çizmiyor bize.  Öte yandan aynı sevgiyi Gideon için besleyemedim, hadi yaşı ve elde ettiği başarı durumu gerçeğini zaten göz ardı ettik ama yani Eva hangi binaya adım atsa, görünen o ki, Gideon o binanın sahibi yani New York’tan bahsediyoruz haliyle ben bilmem ama biraz abartılı olmuş gibi ;)  Eva’nın çalıştığı firmanın binası, birlikte gittikleri spor salonunun olduğu yer, Evan’nın oturduğu bina ve spor sonrası gittikleri yan taraftaki otel’in binası da!!!  Bunun yanında, Gideon’un ne kadar yakışıklı, karizmatik olduğu, tüm kadınların kendisinin ayaklarına serildiği hatta birkaç erkeğin bile bu konuda yorum yapıyor olması, özellikle de Eva’nın Gideon’u her gördüğünde bu durumu dile getirmesi – ki tahmin edersiniz ki bu biraz fazla sık demek – biraz sıkmaya başlıyor. Ama bunlar yüzünden okunmaz hale de gelmiyor, bu kısımları atlamayı ya da görmezden gelmeyi başarıyor ve devam ediyorsunuz ;)

14288719Devam ediyorsunuz çünkü yaşanan ilişki oldukça çalkantılı, Eva sorunluysa, Gideon kayıp vaka diyeyim siz anlayın ;) Kavgalar, hemen ardından öpüşmeler, bir sıcak bir soğuk tavırlar, kıskançlık, kabullenme sorunları hiç bitmiyor ve bu noktada okuru pek sıkmıyor. Ve bu ikilinin nasıl bir orta yol bulacağını merak ediyorsunuz. Yalnız yatak sahneleri bakımından bir noktadan sonra pek yaratıcı bir durum yok. Bu konu hele ikinci kitapta iyice çığrından çıkıyor. Buna biraz sonra döneceğim.

Bir de Cary var, kesinlikle sevilebilir bir karakter ve Eva’yı da çok önemsiyor ancak biseksüel yapısı pek gerçekçi olmamış, niçin doğrudan gay yapmamış merak içerisindeyim açıkçası. Belki üçüncü kitapta ortaya çıkar kimbilir…
Sonuç olarak, Sylvia Day, eğlenceli ve klasik aşk romanlarının birazcık dışına çıkabilen, yer yer elektriği ve gerilimi yükselen bir okuma yaratmayı başarmış. Özellikle eğer örnek olacak alfa erkeklerden hoşlananlar için daha da keyif verecek bir kitap.

Gelelim ikinci kitaba; birçok kişi ikinci kitabı daha çok beğenmiş olsa da ben aynısını söyleyemeyeceğim. Ben kitap erotik aşk romanı da olsa, seks sahnelerinin altında yatan keyifli bir hikaye olmasından yanayım. Sınırsız libido beni pek fazla çeken bir şey değil. Ve bu ikinci kitapta, her ne kadar macera yönü ve gerilimi arttıran başka bazı faktörler olsa da ikili tüm sorunlarını yatakta çözmeye çalışıyor. Kavga ediyorlar yatakta bitiyor, sevgilerini dile getiriyorlar yatakta bitiyor, kıskanıyorlar yatakta bitiyor haliyle bir yere varamıyorlar tüm kitap boyunca, bir de Gideon’un zaten soğuk sıcak dengesizlikleri yokmuş gibi konu gereği aşırı bir gizem ekleniyor tavırlarına ki sormayın gitsin ;) gerçi sonu fena degildi ve üçüncü çıkınca kesin okuyacağım ayrı…  Bu yazı ile birlikte hem ikinci kitaptan, hem de üçüncü kitaptan sizlere birer bir bölüm paylaşacaktım ama baktım ki bu post bir hayli uzun oldu, en iyisi bu akşam ikinci bir postta ileteyim, takipte kalın ve tabii ki keyifli okumalar…
3

Buyrun size popüler Gideon Cross tercihleri ;)

Tabii ki, Grey'i kim oynar dendiyse aynısını Gideon söylemek mümkün, Matt Bomer (gerçi kendisi benim bir numaralı Grey oyuncu adayım), David Gandy ve Henry Cavill, gerçi yapısal olarak tarifleri Grey ile aynı değil kitaplarda ama Henry Cavill'in şu fotoğrafı benim aklımdaki Gideon'a epey uygun, ne de olsa saçları uzun kendisinin ;)

tumblr_mhk1r2pueb1rcwtfuo1_500

continue reading "Yorum: Sana Soyunuyorum - Crossfire #1 - Sylvia Day"

Yorum: Circle of Lies - Sara Dailey & Staci Weber | YANR Blog Turu



CircleOfLies_ARe
Puanlama : C

Yazar: Sara Dailey, Staci Weber
Çevirmen:   -
Sayfa Sayısı:  204
Dili: İngilizce
Yayınevi:   Boroughs Publishing Group

Sara Dailey ve Staci Weber’in  birlikte yazdığı Circle of Lies, Red Ridge Pack serisinin ikinci kitabı. Gerçi ben sanırım bir fırsat bulduğumda dönüp ilk kitabı da okuyacağım. Onun’da keyifli bir hikayesi olduğunu düşünüyorum, ikinci kitapta bu çifte dair edindiğim hislerle.  Aşağıdaki yorumda ilk kitaba dair bir takım  küçük spoilerler istemsiz olarak yer alabilir. Bu bir ikinci kitap olduğu için pek engel olamıyorum, ilk kitabı okumayı düşünürseniz ve bu durum sizi rahatsız ederse dikkatli olun derim…

Serinin ilk kitabı Pack of Lies, Cade Walker ve Allison Wright’ın hikayesini anlatıyor. İkinci kitaba geçmeden kısaca bu ikiliden bahsedeyim çünkü ikinci kitabın başlangıcı bu ikiliye bağlı bir olay ile açılıyor. Allison ve Cade mühürlenmişlerdir (evet tabii ki artık Alacakaranlık seyreden herkes bu kelimeyi biliyor ancak bu hikaye de mühürlenme öyle herkesin başına gelmiyor neyse) Cade’in babası bu sürünün lideridir ve tahmin edersiniz ki oğlu için safkan olmayan Allison’ı pek uygun görmemiş ve epey sorun çıkarmış (bunu ilk kitapta okuyacağım bir ara) ve aynı şekilde kendisini kabullenemeyen bir diğer kişi de Cade’in eski kız arkadaşı Kendall Stuart. Ancak mühürlenme gerçekleşince Cade’ın babası için kabullenmekten başka bir şey kalmamış. Ama anladığım kadarıyla Kendall bu kadar kolay kabullenmeye niyetli değilmiş ve Allison’ı kaçırmış ya da kaçırmaya kalkışmış diyelim.

Circle of Lies, Allison’ın ağabeyi Aiden Wright’ın hikayesini anlatıyor. Aiden’da tıpkı kız kardeşi gibi annesinin soyundan gelen kurtadam genlerini tasımaktadır ama henüz hiç dönüşmemiştir. Kitap, Aiden’ın kız kardeşini, kıskanç başka bir kurtadamın (ya da kurt kadın demeliyim sanırım) elinden kurtarmaya çalışırken, ciddi şekilde yaralanmıştır. Ve iyileşme süreci esnasında bir büyük aile sırrı daha ortaya çıkmıştır ve Aiden’ın Texas’tan, bir ay kadar önce Red Ridge taşınarak epey karmaşık hale gelen hayatı biraz daha çekilmez hale gelmiştir.

Teagan Rhodes, Allison’ın en yakın sınıf arkadaşıdır, bir yıl kadar önce annesi evi terk etmiş ve Teagan da babası ile birlikte bu kasabaya yerleşmiştir. Babası oldukça sorunlu ve çözümü içkide arayan bir adam ve kızına sürekli zorlu anlar ve hayal kırıklıkları yaşatıyor. Teagan’ın bir de Allison’ın hayatını bir süreliğine cehenneme çeviren Kendall’la ve haliyle o grubun dahil olduğu tüm arkadaş çevresiyle de bir sorunu var.  Ve tabii ki, Aiden bu grubun en yeni üyelerinden birisi.

Teagan ve Aiden’ın ilk karşılaşmaları kütüphanede oluyor ve Aiden gözlerini kızdan alamıyor ve hikayeleri buradan itibaren başlıyor. Kız kardeşinin yakın arkadaşıyken ve bir aydır aynı okuldayken nasıl oluyor da daha önce hiç görmemiş tam bilmiyorum ben de… Bu tip bir hikaye de çok fazla gerçekçilik aramakta çok anlamlı olmayabilir.

Ben birkaç tane okumuş olsam da çok fazla bu şekildeğiştirici hikayelerinin hayranı değilim. Sanırım koşulsuz kabul edebildiğim tek paranormal elementler vampirler ve onlar bu hikaye de yoklar.
Sonuçta Teagan, uzunca bir süre Aiden’a karşı koyuyor ve kendine göre sebepleri var ama bence bu biraz fazla uzun sürmüş, bir ara kıza yeter ama artık demek gelmedi içimden dersem yalan olur. ;) Hikaye de bir de, kurtadamların soyunu kurutmaya niyetli bir psikopat mevcut. Ve haliyle hem bir aşk hikayesi, hem de çok fazla etkin olmasa da bir macera…

yanr_blogtour_col

İkili arasındaki çekim oldukça tatmin edici ve iki farklı bakış açısı, harika olmuş. Gerçi hikaye de üç bakış açısı var, arada psikopat kurtadam avcısını da dinlediğimiz bölümler mevcut ama açıkçası, o kısımlar genelde hızlı geçmek istediğim kısımlar oldu, hikayenin temeli bir aşk hikayesi ve kabullenmeye dayalı olduğu için akışı biraz bozuyor gibi geldiler bana hep. Bir de macera kısmının temelleri pek sağlam olmadığı için, belki de çok önemsemedim bu kısmını hikayenin. Yine de ortaya çıkardığı sonuç etkili bu kadarını söyleyebilirim.

Sonuç olarak, tabii ki bir Kerrelyn Sparks'ın Love At Stake serisi değil ya da bir Sookie kitabı değil ama yine de  sevilebilir karakterleri olan, yüzeyde bir aşk hikayesi olan ve altta arkadaşlık, aile ve bağlarını konu alan, genç edebiyatında keyifli ve hızlı bir okunacak bir kitaptı. Bir çırpıda okudum.  Kurtadam hikayelerini ve genç edebiyatını seviyorsanız şans verebileceğiniz seri diyebilirim.

YANR’ye bu blog turu çerçevesinde Circle of Lies kitabını yorumlamam için ilettiği için teşekkür ederim. Diğer duraklar için haydi tık tık…
continue reading "Yorum: Circle of Lies - Sara Dailey & Staci Weber | YANR Blog Turu"
7 Şubat 2013 Perşembe

Yorum: Love Unscripted - Tina Reber


LoveUnscripLove Unscripted, Tiba Reber’in 2010 yılında çıkarttığı ilk romanı ve aynı zamanda da Love serisinin ilk kitabı. Türkiye’deki yayın hakları Ephesus Yayınlarına ait olan kitap 2013 yılı içerisinde okurla buluşacak.
Aslında hikaye basit; 27 yaşındaki kalbi kırık Taryn Mitchell, 26 yaşındaki ünlü film yıldızı Ryan Christensen ile tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Ama maalesef, bu aşka giden yol, hikayenin konusu kadar basit ve kolay olmayacaktır...

Önce hikayemizden biraz bahsedeyim... Taryn, bir iş kadınıydı – ve iş kadını derken etek ceket giyip çalışan türden kastetmiyorum, gencecik yaşında başardıkları şöyle, bir barı var ve esas işi bu ama yanı sıra bir üzüm bağının üç ortağından birisi ve en yakın arkadaşlarından birisi ile de ortak olduğu bir Catering şirketi var – ve küçük bir kasaba olan Seaport’ta – Ryan’ın son filminin çekildiği yer – yaşıyor. Kasabadaki kızları deliye döndürmüş olan,Ryan’ın hiç bir filmini seyretmemiş ve erkeklerden uzak durmaya çaba göstererek eski erkek arkadaşının açtığı yaraları iyileştirmeye çalışıyor.

Ryan, özel yaşantısını özel tutmaya kararlı birisi ve bir gün, deliye dönmüş hayranlarının kendisini parçalama çabalarından kaçarken, Taryn’in barına dalıyor ve saklanıyor (bir nevi panik atak geçiriyor diyelim). Oyunculuğu çok seviyor ama çılgın hayranalara, papparazzilere ve kontrolden çıkmış şöhreti için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Taryn’in barına girdiği andan etkileniyor ama görülen o ki; Taryn, Ryan’ın sevimliliği ve cazibesinden etkilenmeyen tek kadın.
İlk önce arkadaşlık ile başlayan ilişkileri zaman içerisinde aşka dönüşüyor, ama belirtmem lazım, bu kolay bir dönüşüm değil! Hele de, ilişkiler konusunda iki sorunlu geçmişe sahip söz konusu ise... Ve tabii ki, hayatlarına sürekli burunlarını sokan papparizziler, tabloit gazetelerde yer alan yalan yanlış haberler ve fotoğraflar, kıskanç rol arkadaşları ve Ryan’ın bazı hareketlerinin de yardımcı olmadığı kesin. Ve tahmin edeceğiniz üzere, hikayemiz bir sürü ayrılık ve barışma durumunu içeriyor. Bir sürü diyorum çünkü bu bir hayli uzun bir kitap.

Ancak aşk hikayesinin altında yatan enteresan bir konu; ünlü olmanın ve sıradan biriyle birlikte olmak istemenin getirdiği zorluklar, ilgi çekici bir şekilde işlenmiş. Ve bu tip bir ilişki içinde olmanın yarattığı yalnızlık hissi, bu şekilde ünlü birisiyle, özellikle bir aktörle birlikte olmanın zorlukları da son derece başarılı işlenmiş ve okura yansıtılmış. Herkesin gözü önünde olan, başarılı bir aktör ya da aktrist olmanın kötü yanlarının da olduğunu farkettiriyor adeta.

Karakterlerin de oldukça detaylı ve yeterli derinlikte yaratıldığını söylemek mümkün, ancak Taryn için biraz uçlara kaçtığını söylemek mümkün, hikayenin başında son derece güçlü ve kendine güvenen kadın (ki insanın gözüne sokacak kadar) aynı şekilde ilerledikçe giderek, bağımlı ve güvensiz bir kadın haline dönüşüyor, tabii ki yaşadıklarının etkisi var ama sanki bu iki nokta arasında biraz fazla büyük bir boşluk oluşmuş gibi. Ancak yine de ilk andan itibaren sevilebilir bir karakter kendisi. Ryan, zaten tahmin edeceğiniz üzere, hayalimizdeki adam! (bu karakteri yazarın Robert Pattinson’dan esinlenerek oluşturmuş olması son derece muhtemel, okuduğunuzda bu konuda ki fikirlerinizi bekliyorum!) Yakışıklı (göz rengini hatırlamasam da şu anda gri miydi acaba diye düşünüyorum ;) ), karizmatik, iyi, zengin ve ünlü!

Taryn ve Ryan’ın yaşadıkları duygusal çalkantılar, kitabın büyük bir kısmında oldukça iyi yansıtılıyor. İlişkilerinin ve yaşadıkları tüm zorluklarında hemen hemen her safhasını okuyoruz, ki birlikte yaşıyoruz neredeyse. Bu sayede yukarıda belirttiğim gibi uzun bir kitap okuyoruz, 600 küsür sayfa! Ve tabii, kitabın uzun olmasının verdiği bir takım dezavantajlarda yok değil. Yer yer gereksiz gelen sahneler ve özellikle Taryn’e film endüstrisini anlatma görüntüsü altında okura sunulan uzun açıklamalar... Ama tüm bunlar, keyifli ve hızlı bir okumaya kesinlikle engel olmadı. Aksine, değişik konusu ve işlenişi ile elinizden bırakamayacağınız, farklı bir aşk hikayesi  sizleri bekliyor. Hele de aşk hikayelerini seviyorsanız, keyfinize diyecek yok!...

LoveUnscr

Bir kaç alıntıyla sizleri nasıl bir aşk hikayesinin beklediğini göstereyim ;)

"Başkasını istemiyorum - sadece sen. Ve nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim, kalbime sahip olan kişi, sendin." - Ryan

"Gözlerimin içine bakarak "Taryn Mitchell," dedi. "Seni seviyorum. Tüm kalbimle."" - Ryan

"Her şeyi berbat ettik değil mi?" dedi, kalbimin hızlı çarpmasına neden olan çarpık gülümsemesiyle.
"Ama bu bizim çılgın hikayemiz," "Her zaman bizim, sadece bizim. Bolca aşk vardı, bazen de biraz fazla drama..." "Hatırı sayılır miktarda komedi, birkaç yürek hoplatan macera sahnesi..."
"Gerilim ve korkudan da nasibimizi aldık ve maalesef yürek yakan cinsten kalp kırıklığından da. "
"Sanırım her şeyi tamamladık, uzaylılar tarafından kaçırılmak hariç!"
"Ama tüm bunlar boyunca, beni koşulsuz sevdin ve ben bu konuda ne kadar şanslı olduğumu biliyorum. Sensiz yaşamak istemiyorum, ne bir dakika daha, ne de bir saniye daha. Hayatımın geri kalanında seninle, bizim hikayemizi yaşamak istiyorum...sadece seni."
"Sana aşık olduğum yer burası."
"Ve kader bu ki, burada önünde diz çöküyorum ve karım olmanı istiyorum." - Ryan
@Küçük kız ne diyorsun???
continue reading "Yorum: Love Unscripted - Tina Reber "
15 Ekim 2012 Pazartesi

Herkesin Konuştuğu Grinin Elli Tonu...


Dünyayı bir seneyi aşkın bir süredir meşgul eden ve hala üç kitap ilede New York Times Bestseller listesinde ilk sıralarda olmayı başaran Fifty Shades Üçlemesinin ilk kitabı Fifty Shades of Grey (Grinin Elli Tonu) geçtiğimiz aylarda ülkemizde de satışa çıktı – ki ben gerçekten beklemiyordum –  ve tabii ki en çok satanlar listesinin de gelip en başına oturdu. Ekim ve Kasım aylarında da serinin diğer iki kitabı satışa çıkacak.

Bu kadar olay yaratan kitap neymiş diye hala merak edeniniz varsa kısaca bahsedeyim, hikaye oldukça basit ve klişe aslında; genç ve masum kız, zengin ama oldukça sorunlu genç adam birbirlerine aşık olurlar ve birinin kontrol merakı, diğerinin özgürlük hissi ile çatışmaya başlar.

Washington eyalet üniversitesinden mezun olmak üzere olan, 22 yaşındaki Anastasia “Ana” Steele, en yakın arkadaşı Katherine Kavanagh yerine üniversite gazetesi için, röportaja gider ve 27 yaşındaki zengin iş adamı Christian Grey ile tanışır ve beklendiği üzere an itibariyle karşılıklı olarak etkilenirler. Böylece Ana’nın zorlu aşk yolculuğu başlamış olur.

Ana, güzelliğinin farkında değil, tüm zamanını eline aldığı İngiliz Klasiklerini okuyarak geçiriyor ve aşk hayatı en yakın arkadaşının anlattığı maceralardan ibaret, son derece naif. Christian Grey ise, fazlaca talepkar, huysuz, cinsel açıdan kadınların büyük bir çoğunu kaçırabilecek nitelikte belirgin bazı tercihleri var, karizmatik ve yakışıklı. Ana, arkadaşları ve hatta Christian Grey’in kendisi tarafından bile uyarılmasına rağmen, kendine engel olamıyor ve ruhsal açıdan dengesiz kahramanımıza kapılıyor. Christian Grey ile başa çıkmaya çalışırken, Christian’da kontrolü kaybetmeden Ana için hissettikleri ile başa çıkmaya çalışıyor.  

Diğer karakterlerin oldukça sönük kaldığı bir gerçek ama ilerleyen iki kitapta bu durum birazda olsa değişiyor. 

Bu üçlemenin ilk kitabı sadece tanışmaları ve sonrasındaki birkaç haftayı kapsıyor, ama yaşananlar ve haliyle okuyacaklarınız oldukça yoğun. Şahsen ben, "Ve Sonsuza Kadar Mutlu Yaşadılar (Happily Ever After)" türündeki; erkeklerin muhteşem, kadınların sadece süs eşyası olduğu türden romantik hikayeleri çok fazla sevdiğimi iddia edemeyeceğim, ama herkesin zaman zaman gerçeküstü, kolay bir kitap okumaya ihtiyacı vardır. Ve azıcık da olsa ilginizi çeken bir şeyler varsa bu türde, bu kitapta kendini okutacaktır. Sonuçta, sürekli acaba nasıl olurdu hissini uyandırması, gördüğü ilgiyi açıklayabilir. Ama tabii ki herkesin okuyacağı, okumak isteyeceği yada okuyabileceği türden bir kitap değil. Erotik kategorisine alınmış olduğunu unutmamak gerekir. (Bu noktada ben Türkçe’nin nasıl bir etki yarattığını merak etmiyor değilim, e-kitap olarak ilk çıktığında tesadüfen denk gelmiş ve okumuştum, bazı şeylerin İngilizce’de daha rahat okunabileceğini düşünüyorum hala)

Aslen 2009 yılında internet üzerinde yayınlanmış,  Twilight etkisi ile yazılmış bir kurgu (fanfiction) olan Fifty Shades Serisi -ki dikkatli baktığınızda karakterlerdeki benzerlikleri görmemek mümkün değil-, harika yazılmış bir eser değil, aksine bu noktada oldukça eleştirilen bir kitap, ama bence yazıldığı kadar kadın hareketini, kişiliğini de geriye götürmüş yada götürebilecek bir eser de değil. Sonuç olarak adı üzerinde bu bir kurgu, fantastik bir dünya.  Yüzbinlerce kadın bu kitabı okuyor çünkü bu kitaptaki olaylar normalde yaşayabileceğiniz türden değil, yada başınıza gelse muhtemelen koşarak kaçacağınız bir durum. Kahramanları (ki özellikle onlar) da dahil olmak üzere, gerçeküstü, hayal ürünü... 

Kitabın ciddi olarak yapısal sorunları, göz ardı edilemeyecek klişeleri, birçok defa tekrar edilmiş kelimeleri, ifadeleri ve diyalogları var ki, yer yer okuyucuyu ciddi anlamda rahatsız edebilecek düzeye ulaşıyor.  İnsan “Hadi ama artık”, “Daha neler” yada “Yok canım!” demekten kendini alamıyor ama bu eğlendirici ve kendini okutan bir kitap olması gerçeğini değiştirmiyor. Satış rakamlarına bakıldığında da İngiltere’de bugüne kadar basılmış en hızlı satılan kitap ünvanını almayı başarmış, ve dünya çapında adetler 40 milyonu geçmiş durumda.  

İyi yada kötü olması durumunu herkes hala tartışa dursun, kitapları hızla satmaya devam ediyor ve yazarı E.L. James (Erika Leonard)’in artık son derece zengin bir kadın olduğu kesin.

Kitabın birde filmi çekilecek, inernette oyuncu kadrosu ile ilgili ciddi spekülasyonlar sürekli dolaşıyor ama henüz resmi olarak yapılmış bir açıklama yok. Sadece senaristin Kelly Marcel olduğu kesin. 
Birde filme ait müziklerin olduğu bir soundtrack albüm Emi Classics’ten eylül ayında dünyanın çeşitli ülkelerinde satışa çıktı. Kitapta ben okurken de en çok müziklerin ne kadar etkili olduğunu düşünmüştüm, dikkatinizi çekecek kadar detaylı vermiş yazar bu şarkıları...  Sizin bu kitap ve yarattığı sansasyon ile ilgili düşünceleriniz nedir? Paylaşırsanız sevinirim... 
continue reading "Herkesin Konuştuğu Grinin Elli Tonu... "
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...