Copyright © Tuğçe'nin Kitaplığı
Design by Dzignine
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Şubat 2013 Cumartesi

Konuşan Kitaplar ile Blog Turu: Işığı Ararken Yazarı Elizabeth Haynes ile ... | Söyleşi


482975_245315565597445_1821813218_nBlog Turumuzun bugünkü durağında bu içinizi ürperten psikolojik gerilim kitabının yazarı Elizabeth Haynes ile Işığı Ararken ve diğer kitapları ile yazarlık macerasını konuştuk. Ben söyleşiyi yaparken çok keyif aldım ve kitaba karşı hissettiğim beğeni daha bir arttı, umarım sizler de okurken aynı şekilde keyif alırsınız.

Öncelikle bu sıkışık zamanınızda bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Rica ederim, incelikle hazırlanmış sorularını cevaplamak son derece keyifli ve beni bu tura dahil ettiğiniz için ben teşekkür ederim.

Işığı Ararken Sizin ilk romanınızdı ve bu kitabın bir NaNoWriMo çalışması olduğunu okudum bir yerde. Bundan bize biraz bahsedebilir misiniz? NaNoWriMo bizim pek yakından tanıdığımız bir organizasyon değil ve açıkçası ben bu kadar detaylı ve güzel yazılmış bir kitabın o kadar kısa sürede nasıl ortaya çıkabileceğini düşünemiyorum.

NaNoWriMo (www.nanowrimo.org) Kasım ayı içerisinde 50.000 kelimelik bir roman yazmak üzerine kurulu bir yarışma. Aslında çok akıllıca bir konsept, çünkü normal zamanda sadece kendinizi şımartma olarak gördüğünüz yazma hobinize ağırlık ve önem vermenizi sağlıyor. Aynı zamanda yazma bloğunu/tıkanıklığını da ortadan kaldırıyor çünkü güzel, iyi bir şey yazmanız gibi bir beklenti ve baskı yok, sadece 50.000 kelimelik bir hikaye yazmanız yeterli.  Ayın sonunda, 50.000 kelime ya da daha fazlasını yazdıysanız kazanmışsınız ve elinizde de üzerinde düzeltmelere başlayabileceğiniz bir ilk taslak var demektir.

Şimdi senin sorunun diğer kısmına geçecek olursam; bu kadar detaylı ve güzel bir hikayeyi tabii ki o kadar kısa bir sürede oluşturmadım! Ben 60.000 kelimelik, güzel yerleri bulunan ve birkaç da iyi karakteri olan mantıklı bir konu ve berbat bir son oluşturdum. Şu andaki sonu ve gurur duyduğum bir kitaba sahip olmayı Myriad Editions’daki dahi editörüme borçluyum. NaNoWriMo’dan beklemeniz gereken; iyi bir hikaye yazmak değil, bu serüvenin tadını çıkartmak ve üzerinde çalışılabilecek bir şeyler bitirmek olmalı.

Romanınızda PTSD (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) ve OCD (Obsesif Kompülsif Bozukluk) ayrıca aile içi şiddet gibi konuları işliyor olmanıza rağmen okuru boğmadan hikayenizi anlatmayı başarmışsınız. Bu hikaye nasıl ortaya çıktı ve ne gibi araştırmalar yapmanız gerekti?

İnanılmamanın nasıl bir his olduğunu anlatan bir hikaye yazmak istedim, sanırım başlangıç noktam buydu. Bundan yola çıkarak, travmanın ve şiddetin uzun sureli etkilerine ve bu koşullarda yaşayan birinin nasıl tamamen değişeceğine değinmeye başladım. Kontrol hikayenin merkez konusu; ona sahip olmak, onu kaybettiğinizde neler olduğu ve OCD ile Cathy’nin gününün her dakikasını nasıl kontrol ettiği çünkü kontrolü elinde olan hayatın kendinden alınmış olması.

OCD ve PTSD ile ilgili oldukça fazla araştırma yaptım, hikayenin bu açısını doğru yalamak benim için çok önemliydi. Bu tür hastalarla birebir çalışan psikolog olan çok yakın bir arkadaşım var ve harika – özellikle bana bu konuda okunması gereken kitaplar konusunda çok yardımcı oldu. Ayrıca, Cathy’nin iyileşebilmesi için göresi gereken tedavi konusunda da tavsiyelerde bulundu.

58600_267760136686321_222634505_n

Işığı Ararken’in okurun travmanın etkilerini ve konuyu daha kolay anlamasını ve görmesini sağlayan, değişik ve alışılmadık bir yapısı ve çift anlatımı var. Bu yapı ve anlatım tekniğine nasıl karar verdiniz?

İlk taslağımı yazarken, öncesi ve sonrasını gösteren bir anlatım kullanmayı denemenin iyi bir fikir olacağını düşündüm, böylelikle Chatherine’in hayatının Lee ile olan ilişkisinden sonra ne denli değiştiğini gösterebilecektim. Ayrıca daha pratik bir bakış açısıyla, bir hikayeden diğerine geçmek aynı zamanda,  yazarken tıkanma gibi bir sorun yaşamamada engel oldu. Bir tanesinde takılmadan önce diğerine devam edebiliyor ve diğer için fikirlerin geri gelmesini bekliyordum. Ama bütün bunların yanında, derleme, düzenleme ve redaksiyon sürecini oldukça zor hale getirdi, çünkü iki hikayeyi aynı anda geliştirmek ve birbiri ile bağlantılı ve eş zamanlı götürmek gerekiyordu.

Zor konuları içeren bir hikaye bu az önce de bahsettiğim gibi, yazarken özellikle zorlandığınız bir bölüm ya da sahne oldu mu?

Evet, oldukça zordu. Lee ile yaşadıkları sonucu Cathy’nin ne kadar fazla sarsıldığını yazdıkça, ona olanları tam olarak yazmam gerektiğini o kadar fazla fark ettim ve ona olanların oldukça kötü olması gerekecekti. İlk başta olanları atlamayı ya da en azından şiddetin derecesi hakkındaki ve ne kadarına maruz kaldığının detaylarını yumuşatmayı düşündüm ama fark ettim ki olduğu gibi yazmam gerekecek. Hikayenin bu noktasında arkamı dönmek ve olanların üzerini örtmek, dünyanın her yerinde, ilişkilerinde bu tip şiddete maruz kalan insanlara haksızlık olacak gibi geldi. Keyifli ve tatlı bir okuma değil ve yazmak beni çok derinden etkiledi. Karakterlerinizle benimkisi kadar uzun süre geçirince, ister istemez insanlaşıyor, gerçek bir hal alıyorlar.

Işığı Ararken, şimdilik Türkiye’de yayımlanmış tek kitabınız, inşallah devamı da olur. Diğer kitaplarınızdan da kısaca bahsedebilir misiniz?

İlk üç kitabım her ne kadar seri olmasalarda, ben onları birbirlerinden olabildiğince farklı yazmaya özen gösterdim. Catherine’den sonra ikinci kahramanımın daha gözü kara, korkusuz olmasını istedim, böylece; Genevieve, ikinci kitabımın – Revenge of the Tide – kahramanı, hiçbir şeyden korkmuyor.  Bu tabii ki onu biraz gözü kara ve saf yapıyor ve bu da;  işler ters gittiğinde onu daha korunması bırakıyor. İlk iki kitabımda, altta yatan konu bir aşk hikayesi olunca, üçüncü kitabım; Human Remains’de aşkın yokluğunu yazdım. Bu kitabım İngiltere’de dün satışa çıktı ve yalnızlık, sosyal dışlanma ile ilgili. İçinde suç olmayan bir suç hikayesi; insanları yalnız ölmeye ve bir süre öldüğü fark edilmeyecek kadar yalnızlığa iten nedenleri konu alıyor. Bu şekilde artık çürümek üzereyken bulunan insanlar arasında bir bağlantı olması ilginç olurdu diye düşündüm. Bütün kitaplarım, içindeki  susturamadığım, ‘…olursa ne olur?’ sorusuna dayanıyor.

Şu anda dördüncü ve beşinci kitaplarım üzerinde çalışıyorum, yine onlarda farklı olacak; bu ikisi polisiye serinin bir başlangıcı olacak ve farklı anlatım seslerinin haricinde, dokümantasyon ve prosedürlerde içerecek, bu yapı ile okuru gerçekçi bir polis soruşturmasının ortasına taşıyacak.

Işığı Ararken, Amazon UK tarafından 2011’in en iyi kitaplarından biri gösterildi ve aynı zaman, bir film anlaşması da yapıldığını duydum kitapla ilgili, her ikisi içinde öncelikle tebrik ederim. Bütün bunlar, hayatınızı nasıl değiştirdi?

Teşekkürler! Hayatım şu anda oldukça garip geliyor. Kitabının yayımlanmasnı hep başka insanlara olacak bir şey gibi düşünmüştüm ama görünen o ki, bana da olabiliyormuş. Neredeyse her gün, harika yeni bir şey oluyor ve bu rüyamın gerçekleşiyor olmasını inanılmaz bir ayrıcalık gibi hissediyorum. Şu anda, polisle yürüttüğüm tam zamanlı bilgi analistliği işime bir süreliğine ara verdim ve sürekli yazabileceğim bir yılım var. Hala aynı küçük evde oturuyorum ve kendim için yarattığım tek lüksüm, artık yazarken kullanabileceğim arka bahçede ayrı küçük bir kulübem var ve bu muhteşem.

Son olarak, Türk okurlarınıza başka ne söylemek istersiniz?

Kitabımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim.  Umarım beğenirsiniz ve neler düşündüğünüzü duymak beni mutlu eder. Beni Facebook ve Twitter’da bulun, sizlerle tanışmayı çok isterim!

Elizabeth Haynes’e ulaşabileceğiniz adresler : 

continue reading "Konuşan Kitaplar ile Blog Turu: Işığı Ararken Yazarı Elizabeth Haynes ile ... | Söyleşi"
12 Şubat 2013 Salı

Çiftlik - Emily McKay | Yorum ve Şöyleşi


52f30146-96c1-47e6-a8d2-7efbb86f6d31-1Blogum Dergisi (www.blogumdergisi.com) Şubat 2013 sayısında yayımlanan Çiftlik - Emily McKay, yorum ve şöyleşimi burada da paylaşmak istedim... Diğer güzel yazılar için aşağıda dergiyi bulabilirsiniz :) Şimdi kitabımıza geçelim...

Puanlama : B- 
Yazar: Emily McKay
Çevirmen:  Meral Şen
Sayfa Sayısı:  387
Dili: Türkçe
Yayınevi:  Optimum Kitap

Emily McKay’in gençlik edebiyatı türündeki ilk kitabı, Çiftlik, kapağından anlaşıldığı üzere; ürkücü ve heyecanlı bir roman.

Lily, Mel ve bir kısmı da Carter tarafından aktarılan hikaye, yakın gelecekte kıyamet sonrasında geçiyor. Yanlış giden bir bilimsel deney sonucu insanlar vampire değil ama kan içen ve Tick denen yaratıklara çevrilmişlerdir. Bu yaratıklar canavardır ve canavarlar gibi görünmektedir. Bu tehdit ortaya çıktığında Lily ve otistik ikiz kız kardeşi Mel, diğer birçok gencin yaptığı gibi Çiftlik’e sığınmışlardır. O zaman bunun kendi korunmaları için olduğuna inandırılmış ancak zaman geçtikçe esas amacın kanları için toplandıkları olduğu ortaya çıkmıştır.  On sekiz yaşına gelenler ortadan kaybolmaktadırlar ve onların Çiftlik’ten ayrıldıkları söylenmektedir ama Lily bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için beklemek niyetinde değil. Bir kaçış planı yapar ve tam uygulamaya koyduğu sırada geçmişinden bir çocuk çıkagelir, Carter.

Carter bir isyancıdır ve Lily’i tamamen başka bir sebepten dolayı aramaktadır, insanlığı kurtarmak! İlk başlarda Lily’den birçok şeyi gizlemek durumundadır çünkü Lily’nin ilk amacı Mel’i korumaktır.  Ve tabii ki yoğun, heyecan verici ve sürükleyici bir macera okuru beklemektedir. Ayrıca küçük bir aşk hikayesi de konunun bir parçasıdır, okur daha ne isteyebilir ki...

Yazar, kurduğu dünyayı okura tam olarak anlatabilmek ve içine alabilmek için özel bir çaba sarf etmiş. Tam da bu sebeple biraz yavaş başlıyor hikaye.  Detaylı anlatılan bu dünyanın tüm korkunçluğu ve çarpıklığı gözler önüne seriliyor ama yine de adeta gözünüzde canlanan bu dünya, yaratılan karakterlerin önüne geçemiyor. Kitabın en etkileyici yanı, korkunç vampirleri, zombileri değil, macera dolu kaçış hikayesi ya da ürkütücü dış dünya da değil, en etkileyici yanı kesinlikle; en küçük roldeki karakterin bile son derece özenle yaratılmış olması, Lily, Mel ve Carter’ın gerçeklikleri, derinlikleri ve okur ile kurdukları güçlü bağ.
Emily-MckayKitabın yazarı Emily McKay ile vampirlere son zamanlarda alıştığımızdan farklı, korkutucu bir bakış açısı sunan ve karakterleri ile göz dolduran kitabını ve hikayesini konuştuk... 

Beni kırmayıp bu sohbeti kabul ettiğiniz için önce teşekkür ederim. Çiftlik kitabınız Türkiye’de Kasım Ayında yayımlandı, Amerika’daki yayımlanma tarihinden bile önce. Bu nedenle Türk okurları için yeni bir yazarsınız, bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Tam zamanlı bir yazar ve anneyim. Ailemle ve tavuklarımızla birlikte, bahçeyle uğraşmaya bayıldığım ve kitaplarımı yazdığım Teksas’ın tepelerinde bir yerde yaşıyorum. Seyahat etmeye, okumaya ve fırında birşeyler pişirmeye bayılıyorum. Film seyretmeyi de çok seviyorum ama buna artık, pek fazla zaman ayırabildiğimi söyleyemeyeceğim.

Siz aslında on bir adet kitabı bulunan ve bu kitapları birçok dile çevrilmiş, bir aşk romanı yazarısınız, hatta herhangi bir aşk romanı yazarı değil, RITA Ödülü adaylığı bulunan bir yazar. Ve şimdi bu parlak gençlik edebiyatı romanı... Çiftlik’i yazmak nereden aklınıza geldi, sizi bu türe yönlendiren neydi?

Öncelikle Çiftlik vebenimle ilgili güzel sözleriniz için teşekkür ederim!
Gençlik edebiyatı okumayı seviyorum. Şu sıralar epey de ilgi çekici bir tür;  ben de bu türde ve içinde vampirler bulunan ama korkutucu bir kitap yazmak istedim. Çünkü,  eğer vampirler gerçektan daha hızlı, güçlü ve akıllılar ise bize aşık olmazlar, bizi beslenmek üzere yetiştirirler diye düşünüyorum. Bu düşüncem de kitabın çıkış noktası oldu.  Ama aynı zamanda, insanların karanlık zamanlara tepkilerini görmek istedim. Ve tabii bir de, işler  yolunda gitmediğinde sevdiklerimizi koruduğumuz gerçeği var. Bunların hepsi bir araya gelince hikaye oluşmuş oldu.

Bu kitap, vampirlerin, zombilerin, bir salgınıın ve yanlış giden bilimsel araştırmanın bir karışımı ve oldukça korkutucu. Ve birde kitabın anlatımında farklı bakış açıları var; özellikle Lily’nin otistik kız kardeşi Mel’inki. Bilimsel taraflar ve bir otistiğin perspektifini yansıtabilmek ve tabii bu kombinasyonu doğru sunabilmek için, ne gibi araştırmalar yaptınız?

Otizm ile ilgili araştırmalarım, kendi özel hayatımdan geliyor diyebilirim; otistik çocukları olan arkadaşlarım var. Bakış açısı içinse, otistik yazarların; Temple Grandin ve Daniel Tammet kitaplarını okudum. Yazarken birçok şeyde olduğu gibi Mel’i doğru yaratmak oldukça riskliydi.  Mel’i yarattıktan sonra ise, beta okurlarımdan aldığım geri dönüşler ve doğru olmasını ummak dışında yapacak fazla birşeyim yoktu. Okurlar Mel’i oldukça sevdi ve güçlü bir bağ kuruldu gibi gözüküyor, bu konuda çok mutluyum.

Dediğimiz gibi farklı bakış açıları ile yazılmış bir kitap, peki bu şekilde yazmanıza sebep nedir?

Aslında ilk olarak hikaye tamamen Lily’nin bakış açısı ile anlatılmıştı. Ama sorun şu ki; Lily kitabın başladığı tarihten altı ay öncesinden beri Çiftlik’te tutsaktı ve Çiftlik’in çitlerinin diğer tarafı ile ilgili bilmediği çok şey vardı.  Ben de hikayeye Carter’ın bakış açısını ekledim; hem hikayeyinin anlatılması kolaylaşsın hem de okur Çiftlik dışındaki dünyaya dair de birşeyler öğrenebilsin ve Carter’ın motivasyonunu da Lily’den önce anlayabilsin istedim.

Bir kere Carter’ın bakış açısını ekledikten sonra, kafamda bir ışık yandı ve Mel’in bakış açısınında sunulabileceğini farkettim. Hikaye, esas bu noktadan sonra bir araya geldi diyebilirim, çünkü tabii ki; Mel kimsenin bilmediği birşeyler biliyor. Ve son derece kendine has bir sesi var.

Kitaptaki karakterleriniz, karakterleriniz arasındaki ilişkiler son derece gerçekçi, canlı ve derin. Aynı zamanda, okurun onlara bağlanması da kolay. Karakterlerinizi nasıl yaratıyorsunuz? Tamamen kurgusallar mı, yoksa tanıdığınız birilerini temel aldığınız oluyor mu?

Yarattığım karakterler çok genel anlamda tanıdığım kişilerden temel alıyorlar.
Sanırım Lily, önem verdiği birilerine sahip çıkan her kadıngibi. Bir çok kadın, genç ya da yetişkin olsun, önemsediklerine sahip çıkmak için çabalar.  Mel, hafife alınan herkesi temsil ediyor (hangi genç bu şekilde hissetmemiştir ki?). Ve Carter, sanırım, çoğu erkek sevdiği kızı korumak için herşeyi yapmaya hazırdır. Günümüzde, modern yaşamda inanılmaz derecede cesur olmak için uğraşmamız gerekmeyebilir  ya da sevdiklerimizi korumak için canavarlarla savaşmak durumunda olmayabiliriz ama ben hepimizin içinde bu arzunun olduğuna inanıyorum.

Bu kitap, daha önce yazdıklarınıza bakarsak, sizin alışık olduğunuz alanın biraz dışında kalıyor gibi, peki yazarken özellikle zorlandığınız bir bölüm ya da sahne oldu mu?

Kitabın ortalarında; Carter’ın oturup, Lily’e Çiftlik’in dışında olup bitenleri anlattığı bir sahne var. Bu sahneyi yazmak gerçekten oldukça zordu çünkü olup bitenler konusunda aktarmam gereken çok fazla bilgi vardı. Sanırım beş ya da altı kere yazdım bu sahnenin farklı versiyonlarını. Aşk romanlarımda hiç böyle sahneler yazmak zorunda kalmıyorum çünkü onlar bizim yaşadığımız, her şeyini bildiğimiz bu dünyada geçiyor. Ama şunu da eklemem lazım, aynı zamanda yazması son derece keyifli de bir sahneydi çünkü Carter ve Lily arasındaki ilk kıvılcım burada ortaya çıkıyor. Bu, başka türlü yoğun hikayede sessiz bir anı paylaşıyorlardı. Ve buna bayıldım!

Hazır yazmak sürecinizden bahsetmişken, bu kitabı yazmak nasıldı, aşk romanlarınkinden farklı mıydı?

Hikayeyi oluşturmam daha uzun sürdü. Vampirlerin gençlerden beslenmek için bir çiftlikte yetiştirmesi fikri dünyayı kurup, karakterleri oturtup, hikayeyi bir araya getirebilmemden yıllar önce aslında ortaya çıkmıştı. Bunun dışında, yazmakta daha uzun sürdü ama diğer tüm süreç aynıydı diyebilirim. Her zaman ilk başta uzun bir kaba taslak çıkartırım ve sonra bunu gözden geçiririm, traşlarım, gözden geçiririm, traşlarım ve gözden geçiririm. Bu kısımları aynıydı.

Distopyan ve gençlik edebiyatı türünde yazmaya devam edecek misiniz?

Şu anda Çiftlik’in devam kitabı üzerinde çalışıyorum. The Lair, Amerika’da  2013 Kasım’da yayımlanacak. Aynı  zamanda bu ay sonunda yayımlanacak birde ara hikaye üzerinde çalışıyorum. Ondan sonrasını göreceğiz ama bu türü seviyorum ve daha başka bir sürü fikrim var.

Çiftlik’in bir üçleme olacağını duydum? Üçlemenin diğer kitaplarından neler beklemeliyiz? Belki bizimle ikinci kitaptan kısa bir bölüm paylaşabilirsiniz?

İkinci kitap, Çiftlik’in dışında geçiyor böylece isyancıların neye benzediklerini görüyoruz. Daha fazla aşk, daha fazla ihanet görüyoruz ve sonunda şeytani vampir Roberto ile tanışıyoruz.

Kitaba ait, www.escapethefarm.com diye bir websitesi mevcut. Bize biraz bundan bahsedebilir misiniz?

Kitabın hayranlarının, bana ulaşabilecekleri, normal aşk romanlarım haricinde bir yer olsun istedim. Bu yüzden bu siteyi açtım. Bu site aynı zamanda okuyucuların, bu dünyaya ve gelecek kitaplara diar daha fazla bilgiye ulaşabilecekleri bir yer.

Ve son olarak, Türk okurlarınıza söylemek istediğiniz birşey var mı?

Sadece buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim ve umarım şimdi kitabı alır ve çok seversiniz.

BLOGUM DERGİSİ ŞUBAT 2013 SAYISI


Buradan satın alabilirsiniz:
İdefix:
continue reading "Çiftlik - Emily McKay | Yorum ve Şöyleşi"
6 Şubat 2013 Çarşamba

Gölge ve Kemik Kitabının Yazarı Leigh Bardugo İle Kısa Kısa... | Söyleşi


images (12)Aslında bu söyleşi, bu haftanın programında yok ama yazarla tahminimden erken dönüş alınca kendimi tutamadım ve paylaşmaya karar verdim :) Buyurun bakalım Gölge ve Kemik kitabının yazarı Leigh Bardugo ile kitabı ve yazım macerası üzerine kısa ama sıcak bir söyleşi...

Kitabın yorumunu buradan ve ön okumasını da buradan  okuyabilirsiniz...

Kitabınız Türkiye’de Ocak Ayında yayımlandı ve kısa sürede son günlerin en popüler kitapları arasındaki yerini aldı. Biyografinizden okuduğum kadarıyla Makyaj Artistisiniz. Yazar olmaya nasıl karar verdiniz? Bize biraz kendinizden ve yazım maceranızdan  bahsedebilir misiniz?

Öncelikle Gölge ve Kemik’in Türkiye’de beğenilmesine çok mutlu oldum! Her zaman roman yazmak istemiştim, ancak metin yazarı ve gazeteci olarak çalışırken, hiçbir zaman kendi yazım projelerime yeterince vakit ayıramıyordum. Makyaj artisti olmak üzere yaptığım kariyer değişikliği bir şekilde bu sorunu çözmemi sağladı. Ve makyaj alanında çalışmak son derece de ilham verici oldu. Makyaj artistleri, hergün kendi sihirlerini ve ilüzyonlarını yaratıyor.

Kitaptaki karakterleriniz oldukça detaylı geliştirilmiş, canlı ve kolay bağdaştırılabilirler; mükemmel değiller ve ilginçler, özellikle Alina. Onu nasıl yarattınız? Hikayenize başlarken, onun ya da diğer kararkterleriniz için aklınızda bir hedef var mıydı? Ve eğer varsa, hikaye içerisinde bu ne kadar değişti?

Onları sevmene çok memnun oldum! Aslında aklımda tam olarak bir hedef yoktu, ama her zaman doğruyu yapan kahramanlardan ya da tüm zamanlarını dolap çevirmeye ve kötülüğe harcayan kötü adamlardan pek haz etmiyorum. Hiç kimse tam olarak bunlardan sadece birisi değildir. Mal ve Alina’yı tam anlamanın anahtarı sanırım Keramzin, büyükdükleri yetimhane. Onların geçmişindeki bu kısmı anladıktan sonra, bir yere ait olma ve evi bulma ihtiyaçlarının onları nasıl etkileyeceği hakkında daha net bir fikrim oluştu.

Madem karakterlerden bahsettik, sormadan edemeyeceğim. Favori karakteriniz hangisi?

Benim favori karakterim, ikinci kitaba – Siege ve Storm – kadar görünmüyor. Adı Sturmhond ve onu yazması çok keyifliydi. Karakterlerimin çoğu kendilerini sorgulamak için fazlaca zaman harcıyorlar ama Sturmhond’un kendine güveni tam.

Kitabı okurken çok etkilendiğim bir nokta vardı, ben tam bir Fantastik roman hayranıyım diyemem, özellikle büyü, sihir söz konusu olduğunda. Ama sizin kitabınızda, sihir o kadar güzel gizlenmiş ve karakterler ve hikaye ile birlikte bir bütün olarak verilmiş ki; son derece doğal ve gerçekçi duruyor, neredeyse bunun sihir olmadığını bile iddia edeceğim.  Bize kullandığınız sihirli güçlerden ve neden, nasıl seçtiğinizden bahseder misiniz?

Her zaman bir lanetli bir büyü yaptığınızda ya da sihirli bir değnek kullandığınızda neler olacağını merak etmişimdir. Sihrin tam olarak, fiziksel fonksiyonu nedir? Kitabımdaki büyülü sistem, temel olarak moleküler kimyanın basit bir sihirsel versiyonu ve Grishalar da maddenin en temel hallerini manipüle ediyorlar. Sanırım sihir, kurallarla sınırlandığı zaman çok daha inanılır oluyor ve gerçek hissediliyor.

Son soru olarak, kitabın ikincisinden kısaca bahsedebilir misiniz? Bizi neler bekliyor? Ve tabii ki Türk okurlarınıza/hayranlarınıza ne söylemek istersiniz?

İkinci kitapta sizi bol bol macera ve aksiyon bekliyor ve yeni karakterler tabii ki. Biraz da Ravka’nın sınırlarındaki dünyayı göreceğiz.
Kitabım Türkiye’de yayımlandığı için çok mutluyum. Umarım Türk okurlar seriyi sever ve keyif alarak okurlar ve tabii ki, umuyorum önümüzdeki günlerden birinde Türkiye’yi ziyaret etme şansım olur!

484754_327544484021795_1229412577_n
continue reading "Gölge ve Kemik Kitabının Yazarı Leigh Bardugo İle Kısa Kısa... | Söyleşi "
4 Şubat 2013 Pazartesi

The Voice Kitabının Yazarı Jennifer Anne Davis İle Yayımlanma Yolculuğu Üzerine Kısacık | Söyleşi


ABM_3672
Geçtiğimiz hafta tanıtımını yaptığım The Voice kitabının yazarı Jennifer Anne Davis ile kitabı ve yayımlanma öyküsü üzerine kısa ama sıcak bir sohbet yaptım, buyurun... İnşallah kitabı da okuyacağım ve en kısa zamanda yorumlayacağım!

Her yazarın bir yayımlanma hikayesi vardır? Sizin yolculuğunuz nasıldı? 
Uzun! Bir kitap yazdım ve son derece başarısız bir şekilde onu yayımlatmaya çalıştım. O zamanlar, ne yaptığıma dair, hatta hangi türde yazdığıma dair bile fikrim yoktu. Sonra bir makale yarışmasına katıldım ve kazandım! Makalem bir kitapta yayımlandı ve bu benim yazma konusundaki tutkumu ateşledi. Daha sonra genç edebiyatı türündeki romanları okumayı sevdiğimi farkettim ve okumak istediğim kitabı yazmaya karar verdim. The Voice kitabının taslağını oluşturdum. Dört ayda yazdım ve yaklaşık bir sene kadar üzerinde düzeltmeler yaptım ve yayıncılar ile ajanslara yolladım. Hikaye ile ilgilenen birçok kişi oldu. Sonunda genç edebiyatı romanlarına yönelmiş küçük bir yayınevi ile yola devam etmeye karar verdim ve daha mutlu olamazdım!

Son derece etkileyici ve güçlü başlayan The Voice'u yazmak aklınıza nereden geldi? 
Bir kulübede kilitli kalmış bir kız ile ilgili bir rüyayı sürekli görüyordum. İlk başta, koruyucu meleğinin onu kurtarmasını düşündüm ama sonra farkettim ki, melekler etrafında dönen çok fazla hikaye zaten var. Telepati fikri hoşuma gitti, böylece hikaye ortaya çıkana kadar bu konunun etrafında döndüm, durdum.

İlk kitabını yayımlatan bir yazar olmak nasıl bir duygu?
Tamamlanmışlık hissi, korku ve saf neşenin garip bir karışımı. Kitabı yayımlanmış bir yazar olma hayalimin gerçekleşmiş olmasından ötürü, inanılmaz heyecanlıyım! Kitabımın ARC kopyasını ve kitapta kendi fotoğradımı gördüğüm zaman, ağladım! Ama yine de, insanların yazdığınız bir şeyi okuması ve hakkıda yorum yapması alışması ve kabullenmesi zor bir düşünce. Gerçekten hikayemi, insanların seveceğini umarım. Biraz daha dışardan bakmaya çalışıyorum, çünkü biliyorum ki; herkes beğenmeyecek ve bu tabii ki normal (ya da en azından kendime söylediğim bu). Raflardaki yerini alacağı tarihi düşündükçe midemde kelebekler uçuşuyor!!!

Jennifer Anne Davis, bu kısacık ama sıcak sohbet için çok teşekkür ederim... 
continue reading "The Voice Kitabının Yazarı Jennifer Anne Davis İle Yayımlanma Yolculuğu Üzerine Kısacık | Söyleşi"
30 Ocak 2013 Çarşamba

Konuşan Kitaplar Blog Turu 2.Gün - Bakire - Nancy Pickard | Söyleşi


Son birkaç ayda Türkiye’de iki kitabınız yayımlandı; Bakire ve Fırtına Kokusu. Bakire dramatik, şiirsel ve merak uyandıran bir hikaye ve benim Sizin hakkınızda okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla, sizin önceki hikayelerinizden biraz farklı bir kitap. Bu kitabı yazmanızın ardındaki hikaye nedir? Bakire nasıl ortaya çıktı?

Son kitaplarımın, önceki yayımlanan kitaplarımdan farklı olduğu konusunda haklısın. Doğrudan “dedektif” hikayeleri yazmayı  bıraktım çünkü bir yazar olarak gelişmek ve bilindik kalıpta polisiye romanlarda anlatılamayacak hikayeler sunmak istedim.  Doğrudan suçun sonrasına odaklanmak yerine, karakterlerin olay öncesi, olay esnasında, hemen olay sonrasında ve hatta olaydan yıllar sonra karakterlerin yaşamlarındaki etkilerini görmek istedim ve hala da istiyorum. Ayrıca, birden fazla bakış açısı ile sunmayı seviyorum ve bu kitaplar bana bu olanağı sağlıyor.

Hikayenin nerden çıktığını artık hatırlayamıyorum bile, sadece Kansas’ın orta-batısında rastladığım bir çiftlik arazisinden filizlendiğini söyleyebilirim. Uzunca bir süre kitaptaki gibi bir çiftlik sahibi ile evliydim.

Kitabınızın sıyrılmasını sağlayan bir karakter derinliği, güçlü ve gerçekçi karakterleriniz söz konusu. Karakterleriniz için hikayenize başlamadan önce bir yol çiziyor musunuz, yoksa hikayede ilerledikçe mi ortaya çıkıyor onlar için planladıklarınız? Karakter geliştirmedeki süreciniz nedir? Ve tabii ki bu romanınızda ki favori karakteriniz hangisidir?

Teşekkür ederim. Bakire’deki en beğendiğim karakter Rex Shellenberger.  En sevdikleri kişilerin Mitch yada Abby olduğunu söyleyen birçok okuyucu ile konuştum ama tıpkı benim gibi en sevdiği karakter Rex olanlarda var.

Karakterlerim için belirlediğim tek hedef var başlarken; onları olabildiğince gerçekçi yaratmak, böylece okuyanların onları sevmelerini, nefret etmelerini, hatta kitabım bittiğinde özlemelerini başarabilmek. Önce karakterlerin istediklerini söylemelerine ve yapmalarına izin veriyorum. Bu hikayenin nereye gidebileceğini görmemi sağlıyor, sonra geri dönüyor ve yeniden yazıyorum, bu sefer; öncekinden farklı şeyler söylebileceklerini keşfediyorum. Yavaş yavaş derinleşiyorlar ve onları daha iyi tanıyorum. Bazen, daha dışarıda bulunan bir karakter, ana karakteri en iyi anlamamı sağlayabiliyor.
Bakire’yi okuyanlardan bazıları, Mitch’i ve ailesini daha iyi anlamalarını sağlamış olsaydım daha iyi olabileceğine dair yorumlar aldım ve bu ipuçlarını şimdi üzerinde çalıştığım kitabım için aklımda tutuyorum.

Her ne kadar Türkiye’de şu an için iki kitabınız biliniyor olsa da, aslında sizing polisiye/gerilim türünde başka kitaplarınız da var. Bu türde yazmaya nasıl karar verdiniz ve farklı bir tür/janrı denemeyi düşünüyor musunuz?

Polisiye/gerilim ile yazmaya başladım çünkü bu türe ait kitapları çok seviyordum ve o zamanlarda en iyi anladığım roman türü buydu. Çocukluğumdan beri bu tür kitaplar okuyordum.  Polisiye/gerilim türü oldukça geniş bir alana sahip; birçok yönde ilerleyebilmenize imkan veriyor ve farklı yazım deneyimlerini denemenize de elverişli. Ayrıca bu türde yazmayı seviyorum çünkü; ölüm-kalım gibi önemli konular üzerine kurulu bir dram söz konusu.  Zaman zaman kendime, içinde bir ceset bulunmayan bir hikaye yazmalıyım diyorum ama, böyle bir kitapla ne yapacağımı bildiğimi sanmıyorum.

Bakire’de oldukça canlı ve detaylı bir dünya var. Doğası ve karakterleri o kadar canlı ki, adete dokunabiliyorsunuz. Bu kitabı yazarken özellikle zorlandığınız bir bölüm yada sahne oldu mu?

Teşekkürler! Ah, bu ilginç bir soru ve şimdiye kadar hiç sorulmamıştı bana. Biraz düşünmem gerekiyor.  Sanırım, ilk bölüm; aynı anda birçok şeyi yapmaya çalıştığım için en zor olanıydı. Okurun ilgisini çekmek, Abby’i okuyucuya sevdirmek ve bağlamak, gerilimi kurmak, hikayenin geçtiği ortamı okuyucunun görebileceği ve hissedebileceği şekilde sunmak, merak uyandırmak, karakterlere ait bir miktar geçmişi sunmak ve birazda gizem yaratmak… Tabii en önemlisi, bütün bunları sunacağınız bir ilk sahne yaratırken okuyucuyu da boğmamak gerekliliği, tüm bunları bir arada yaratmak oldukça zorlayıcıydı. Birçok yanlış başlangıç yaptım ve sanırım şimdi yeniden yazacak olsam, yine değiştireceğim bazı şeyler var.  Bazı sahnelerin doğru yerlerini bulmam uzun zaman aldı aslında.

Bu her iki kitapta Kansas’ta geçiyor, bunun özel bir sebebi var mı? Hikayenizin geçtiği yerleri, ortamları nasıl seçiyorsunuz?

Ben Missiouri Kansas City’nin aslen Kansas eyaleti tarafında yer alan bir bölgesinde yazıyoruz, evet, bölgeyi bilmeyen için epey karmaşık olabilir! Bakire’nin geçtiği yerlerde çiftlik sahibi olan birisi ile evliydim, bu nedenle bölgeyi çok iyi biliyorum. İnsanların etraflarında birşeyler olmadan yaşağıdığı bu geniş toprakları, ovaların manzarasını ve çayırları gerçekten seviyorum.

En sevdiğiniz yazar yada kitap hangisidir ve sizin hikayelerinize üzerindeki etkisi nedir?

Oh, o kadar çok var ki! Sanırım en sevdiğim kitap John Gardner’in Grendel’i. Bu kitap, Beowulf’un öyküsünün canavarın kendi bakış açısı ile anlatımı. Ciddiyetsiz olmak istemiyorum ama sanırım okuduğum her kitabın benim üzerimde bir etkisi var, demem doğru olur. Bazıları, onlar gibi yazmak istememe sebep olurken, bazıları, kesinlikle nasıl yazmak istemediğimi anlamamı sağladı :).
Polisiye yazmaya başladığımda oldukça geniş bir yazar grubu etkisindeydim; Agatha Christie, Raymond Chandler, James M. Cain, Catherine Aird, Mary Stuart, Robert B. Parker, vb. Şimdilerde ise, sanırım; daha çok polisiye yazmayan yazarlardan etkileniyorum.

Uzun zamandır yazıyorsunuz ve birçokta ödülün sahibisiniz, yazma maceranız nasıl başladı, yazarlığa olan ilginizin nasıl başladığını hatırlıyor musunuz?

Otuzlu yaşlarımın ortasında bir dönem geldi ve ben kurgu romanı, özellikle de polisiye kitaplar yazmak istediğimi farkettim. Bugün hala, neden yada nasıl olduğunu bilmiyorum. Sadece, ne pahasına olursa olsun, yapmam gerektiğini hissettim.  Para kazandığım işimi bırakıp, tam zamanlı bir roman yazarı olmaya karar vermek ve kendime buna adamak oldukça korkutucuydu ama o dönemde evli olmam en azından benim için şanstı; kirayı nasıl ödeyeceğimi ve ne yiyeceğimi düşünmüyordum. Daha önce hiç roman yazmamıştım ama bir gün oturdum ve tutkuyla çalışmaya, yazmaya, yazmaya ve yazmaya başladım. Üç yıl sonra kitabı yayımlanmış bir polisiye yazarıydım.

Ve yazım süreciniz, bu nasıl? Önceden bir taslak hazırlıyor ve buna sadık kalıyor musunuz?

Yazım sürecim yıllar içinde birçok defa değişti. Taslaklarla çalıştım, taslaklar olmadan çalıştım. Artık genellikle, yaratıcılığımın kendi yolunu çizmesine izin veriyorum. Eğer ne yapması gerektiğini söyleyecek olursam, mutlaka birşeyler ters gidiyor. Bir fikir geliyor ve ben buradan kitabın çıkmasına , nasıl olması gerekiyorsa, o şekilde kitabın kendi yolunu bulmasına izin veriyorum. Birçok sayfayı çöpe atıyorum ama zaten bunun sürecin bir parçası olması gerekiyor sanırım. Bu deneysel bir çalışma, tıpkı bilim gibi ve kitabın ortaya çıkmasında, aslında gerçekte boşa giden hiçbir sayfa yok.

Bazen yazmayı istemediğiniz oluyor mu? Bunun üstesinden nasıl geliyorsunuz? Yayımlanmış yada yayımlanma arzusu ile yazan yeni yazarlara önerileriniz var mı?

Çoğu zaman yazmayı istemiyorum! Bunun olduğu birçok zamanda, zaten yazmaya çalışmıyorum. Zamanla öğrendim ki; kendimi yazmaya zorlarsam ortaya hiçbirşey çıkmıyor. Ertesi sabah baktığımda daha güzel görünen birşey olmuyor elimde. Gazetecilik geçmişine sahip olduğum için, yazmak istemesemde yazmak zorunda olduğum bir dönem geçirdim. Ama roman yazmaya başladıktan sonra bir dönem geldi ve bundan sonra kendimi daha fazla yazmaya zorlamanın işe yaramayacağını gördüm. Durup, rahatlamayı ve teslim zamanlarının yaratıcılığımı baskılamasını engellemeyi öğrenmem gerekti. Ama yeni yazarlara, yazmaya yeni başladığım dönemlerde teslim zamanlarına kati olarak uyduğumu ve yazmak için belirli bir program yaptığımı da özellikle söylemek istiyorum. Yeni yazarların, kendilerinin ve yaratıcılıklarının ciddi olduğunu göstermeye ihtiyaçları olduğuna inanıyorum. Yazmaya başladıktan otuz yıl sonra kullanmaya başladığım bu süreci, en başta uygulamalarını önermiyorum.

Kitaplarınız, sadece en çok satanlar listelerinde değil, aynı zamanda; Macavity, Agatha, Anthon, Barry ve Shamus gibi birçok polisiye ödülü aldı. Ayrıca En İyi Roman dalında üç tane Edgar ödülü ve bir tanede En İyi Öykü dalında Edgar Ödülü adaylığınız var. Mary Higgins Clark ödülünde de finalist olmuştunuz. Bu ödülleri almak nasıl bir duygu?

Harika, genellikle cesarete ve onaylanmaya ihtiyaç duyduğum dönemlerde geldi bu ödüller. Adaylıklar ve ödüller için minnetarım. Bana eve gidip yeniden yazmaya başlamak için enerji verdiler.

Yeni birşey üzerinde çalışıyor musunuz? Nancy Pickard’dan ne beklemeliyiz?

Yine Kansas’ta geçen ve Bakire ve Fırtına Kokusu kitaplarımın izinden giden üçüncü romanım üzerinde çalışıyorum. Henüz adı belli değil ama sanırım editörüme önümüzdeki ay bir taslak vermiş olacağım. Kitaplarımın adları genelde en son beliren şeyler oluyor zaten, bunu kitabı tam olarak ne ile ilgili olduğunu  anlamamın uzun sürmesine bağlıyorum.  İyi bir aileyi bulan kötü bir trajedi sonrası, hayatta kalan kızlarının olayı çözme ve hayatını geri alma çabası diyebilirim. Umuyorum, gizem, espri, esrar, sevgi ve bu ekonomik zorluklar zamanında Amerika’nın ortasında yaşamanın zorluklarını sunacak bir kitap oluyor.

Son olarak Türk okurlarınıza ve sevenlerinize söylemek istediğiniz birşey var mı?

Türkiye’de kitabımın basılmış olmasından dolayı çok heyecanlı olduğumu söylemek istiyorum. Türkiye’yi ziyaret etmiş birçok arkadaşım var ve sürekli; ne kadar güzel olduğunu, insanların ne kadar nazik ve misafirperver olduklarını, ülkenin ne kadar ilgi çekici olduğunu anlatıp duruyorlar. Kitaplarımdan bazılarının orada arkadaşlıklar kuruyor olması çok iyi hissettiriyor. İşlerime ilgi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Bu arada diğer etkinliklere göz atmayı unutmayın…

15 Aralık 2012


16 Aralık 2012

KitapYorumu - 8 blog* birden…
*8 blog’un birden yorumlarını http://konusankitaplarileblogturu.wordpress.com adresinde bir arada bulabilirsiniz…
**Ephesus Yayınlarına bu blog turundaki katkılarından dolayı teşekkür ederiz…
continue reading "Konuşan Kitaplar Blog Turu 2.Gün - Bakire - Nancy Pickard | Söyleşi "

Vefa Enver ile Son Kitabı Aşka Dönüş ve Romantik Komedi Üzerine Konuştuk | Söyleşi


Vefa Hanım öncelikle bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Türkiye’nin ilk romantik komedi aşk romanı yazarı olarak öne çıkan bir isimsiniz. Neden romantik komedi? Bu türü öne çıkartan nedir sizce?

Ben teşekkür ederim. Aşk deyince Türk insanının aklına her zaman imkansız aşklar, mutsuz sonlar ve uzun sancılı bir kavuşamama süreci geliyor. En çok da bu tarz diziler ve romanlar ilgi görüyor. Ben ise insanları aşkın mutlu, keyifli ve pembe yanıyla tanıştırmak istedim. Ağlatmak kolay güldürmek ise zordur. Zor olanı başarmak ve Türkiye’de hiç olmayan bir türe yönelerek, öncü olmak istedim.

Bir de sizinle alakalı hemen hemen her söyleşi ya da yazıda pembe geçiyor, niçin pembe, neden bu tür ile pembeyi bağdaştırıyorsunuz ve etkisi nedir?

Renklerin dili olduğuna inanırım. Bana göre mutlu ve umut dolu ne varsa pembe ile özdeşleştirilir. Romantik komedinin bir rengi olacaksa pembe olmalıydı.

Romanını internette okuyucularına sunan ve sonrasında büyük bir ciddiyetle de internette okuyucuları ile buluşmaya devam eden bir yazarsınız ve hatta forumunuz sayesinde yeni yazarlara imkan yaratıyorsunuz. Bu fikir nasıl ortaya çıktı, biraz bu süreçten bahseder misiniz ve okurlarınız ile aranızdaki ilişkiyi ve bu türün yayılmasını nasıl etkiliyor?

Günümüzde internet çok güçlü bir iletişim aracı. Benim romanlarım basılmadan önce internette okunup sevildi. Okurun olumlu tepkisi ve yoğun ilgisi daha sonra bana devam etme isteği ve motivasyonu verdi. Fakat her yazar adayı benim gibi kararlı ve hedefe odaklı olmadığı için yazdıklarını okurla buluşturmak yerine kendine saklıyor. Tecrübelerimden faydalanmaları ve onlara bir yol açabilmek adına Vefa Enver Forum’u kurdum. Çünkü daha fazla okuyan ve daha fazla yazan bir yeni neslin bizi ileri götüreceğine inanıyorum. Bu konuda sosyal bir sorumluluk üstlenmek istedim ve geldiğimiz noktaya bakarak başarılı olduğuma inanıyorum. Ayrıca buna ek olarak romantik komediye ilginin arttığını da görmek mümkün.

Peki bu konuda başka getirmeyi düşündüğünüz ya da istediğiniz yenilikler var mı?

Elbette var ama zamanı geldikçe uygulamak ve hayata geçirmek istiyorum. Şimdilik sürpriz olsun.

0000000388259_5_1Aşka Dönüş, benim okuduğum ilk romanınız. Sanırım kitaba ve size dair okuduklarım sonrasında oldukça hafif ve eğlenceli bir roman okuyacağımı düşünerek başladım, ancak oldukça  keyifli (yer yer kahkaha attığım) ama bir o kadar da düşündürücü ve kışkırtıcı bir kitapla karşılaştım – özellikle ikinci bölümünde. Bu kitap nasıl oluştu ve diğer kitaplarınızdan farkı nedir?

Romantik komediyi chick-lit ile karıştırıyolar. Chick-lit baştan sona eğlenceli ve nispeten daha hafif bir kurgu sunar. Romantik komedi ise aşkın daha eğlenceli bir dille ifade edilişi olsa da aşkın içindeki ikilemleri ayrılık hüznünü ve kavuşamama gibi sıkıntıları da konu aldığı için kurgu daha derinleşiyor. Bu da okurun pek çok duyguyu aynı anda yaşamasını sağlıyor. Aslında bir ilişkinin içindeki iki kişi için olmasa da dışarıdan gözlemleyen kişiler açısından her zaman gülünecek bir takım şeyler vardır.  Önemli olan bakış açısıdır. Çoğu kişi bitmiş bir ilişkisinden bahsederken ilişkiyi yaşarken üzülerek anlattığı şeylere sonradan gülebilmektedir. Ben okurlara bunu göstermeyi seviyorum.
Aşka Dönüş bütün hikayelerin ve masalların bittiği yerden başladığı için farklı bir yere sahip. Peri masalları hakkındaki tüm bilinenleri altüst ediyor ve prensle prensesin aşk dolu bir başlangıçtan nefret dolu bir boşanmaya nasıl geçtiklerini anlatıyor. Bu açıdan sadece benim diğer romanlarımdan değil neredeyse bütün aşk romanlarından farklıdır.

Bu kitabınızı yazarken en zorladığınız bölüm ya da bölümler hangisi oldu ve size neler hissettirdi?

Romanlarımı yazmaya başlamadan önce bir bütün olarak kurgularım. Yazmaya başladığımda ise karakterlerimle bütünleşirim. O nedenle çok doğal ve kolay akar, zorlamasız ilerler. Bu romanımda da herhangi bir zorlukla karşılaşmadım.

Hakan ve Perim, hatta zaman zaman Esra ve Yavuz bir hayli zorlayıcı, kendilerini sevdirmeye çalışmayan karakterlerdi kitapta, ama yine de neler olacağını merak ediyor ve okurken bir şekilde onlara bağlanıyorsunuz. Karakterlerinizi nasıl yaratıyorsunuz ve onlar için önceden belirlenmiş bir yol çiziyor musunuz?

Herkesin sevebileceği karakterler yaratmanın hiç zorlayıcı olmadığına inanıyorum. Hiç kimsenin sevmeyeceği karakterler yaratıp kitap bittiğinde onları herkesin sevdiği kişilere dönüştürmek bana keyif veriyor. Ayrıca mükemmel tiplemelerin gerçeği yansıtmadığına inandığım için gerçek hayattaki insanlarla özdeşleştirebileceğimiz kişilik kusurları olmasını tercih ediyorum.

Ve tabii ki bu soru ardından, karakterlerinizde ya da hikayelerinizdeki yaşanmışlık, gerçeklik payı nedir?

Tabii ki gerçek hayattan esinleniyorum ama bu benim hayatım olmak zorunda değil. Tanıştığım, gördüğüm, duyduğum her insan ve olay romanlarım için ilham kaynağı olabilir.

Şahsi merakıma yenik düşüyor ve soruyorum, Esra ve Yavuz’un bir hikayesi olacak mı?

Belki ileride neden olmasın :)

Yayımlanmış diğer kitaplarınızı Tuğçe’nin Kitaplığı için birer cümle ile anlatır mısınız? (Memnuniyetle uzun cümleler olabilir :))

Çocuk da Yapamadım Kariyer de ilk kitabım. Kariyer de çocuk da yapma hayaliyle yola çıkmış olan üç kız arkadaş, 30’lu yaşlarına geldiklerinde ikisini de beceremediklerini fark ederek dehşete düşerler. Bu gidişata bir dur demenin vakti gelmiştir ama nereden başlayacakları hakkında en ufak bir fikirleri de yoktur. Bu üç kitaplık bir seri aslında. Serinin ikinci kitabı Bunu Sen İstedin!’de olaylar tüm hızıyla devam ediyor üçüncü kitap henüz okurla buluşmadı. Kitabın başlarında kızların birbirinin aynısı gibi geçen, sıradan ama bir o kadar da neşeli günlük hayatları, kısa sürede arapsaçına dönüyorsa da yaşanılan acı ve sıkıntıların içinden olgunlaşmış ve bir o kadar da güçlenmiş olarak çıkıyorlar.

Leyla Gibi - Leyla, şaşkın, kararsız, sakar ama bir o kadar da sevimli ve karşı konulmaz. Okurlar onun en çok içtenliğini sevdi sanırım. Erkekler ile ilgili tüm çevirdiği dolaplara ve şıpsevdiliğine rağmen, Leyla'nın kalbinin derinliklerinde dokunulmamış bir saflık var. Hata yapmamak için çabaladıkça, hatalar zincirine bir halka daha ekliyor ve bir anda hayatını domino taşları gibi bir bir devriliyor. Sonunda geriye kalan enkazı toparlamaya çalışırken kim bilir belki biraz olsun akıllanacak, ya da belki de hiç değişmeyerek hep aklı bir karış havada kalacak. Ne olursa olsun, kendi başından geçenleri anlatırken, onun sürükleyici aşk hikâyesine ve kendini bulma yolculuğuna kapılıp gidiyorsunuz.

Bana Prenses Deme! - Nil babasının prensesi, nazlı ve şımarık büyütülmüş. Hayallerinin peşinde koşarken geçtiği yollarda her şeyin mübah olduğuna inanacak kadar hırslı ve inatçı. Murat onun çocukluk aşkı, beyaz atlı prensi. Yiğit ise hayatına girerken sorma gereği duymayan, babasının iş ortağı. Sonunda Nil kimin prensesi dersiniz?

Aşk Kumarı - İlk görüşte aşk değil, mükemmel uyum değil, alışılmış hiç değil. Lara bir erkek dergisinde köşe yazarı ve erkekleri en az onlardan biriymiş gibi iyi tanıyor. Bunun avantaj mı yoksa dezavantaj mı olduğuna okuyunca siz karar verirsiniz. ;)

Not: Seni Sevmiyorum! - Denize düşen yılana sarılır derler ya Ela’nın yaptığı da tam olarak buydu! İçinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtulmanın en iyi yolu zengin ev arkadaşı Gözde'nin gay kuzeni ile anlaşmalı evlilik yapacaktı. Zaten tüm bu süreçte Amerika’da masterını tamamlıyor olacaktı, basit değil mi? Hayır yeterince değil. Birincisi Ela, müstakbel eşinin kuzeni Efe’ye aşık olur, ikincisi Serkan gay değildir.

Beni Buna Zorlama! - Aşk profesörü Zorlu erkeklere çapkınlık dersleri vermektedir. Onun öğrettiği yöntemler yüzde doksan dokuz işe yarasa da yüz­de bir başarısızlık ihtimal her zaman mevcuttur. O küçük yüzde dili­mini de Zeynep gibi sıra dışı kadınlar oluşturuyordu. İstis­na denecek türde akıllı, çekici ve zor elde edilen. Zaten bu yüzden istisnaydılar ve bu tip kadınları ancak Zorlu gibi tecrübeli erkekler elde edebilirdi. Elde etti mi onu da kitapta göreceksiniz ;)

Bahse Var Mısın? - Cihangir hırsları olan bir erkek, Melisa ise korkuları olan bir kadın. Tesadüfler onları birden kez bir araya getiriyor. Bazen de Demet onlar için tatlı tesadüfler yaratıyor. Melisa’nın en yakın arkadaşı, Cihangir’in yengesi Demet… Yalnızca aşk yeterli mi bir arada olmaya, okuyacaksınız.
Aşka Dönüş’ü bolca konuştuk zaten ;)

Biraz da yayımlanma maceranız üzerine konuşacak olursak, internetten raflara giden bir yolunuz olmuş, Türkiye’de bu süreç nasıl gelişiyor, siz neler yaşadınız?

Benim başladığım dönemde yeni bir yazarın yayınevlerine dosyasını okutabilmesi neredeyse imkansız denecek kadar zordu. Ben kararlı ve inançlı olduğum için pes etmedim ve kendimi kabul ettirdim. Örnek oluşturduğum için sanıyorum şimdi yeni yazarlar daha avantajlı başlıyorlar. Yazar olmak zor ama Türkiye’de daha da zor. Yeniliğe kolay adapte olamayan bir toplumuz. Okur çeviri kitaplara yazarı tanınmamış olsa bile şans tanımaya hazırken aynı tavrı Türk yazarlara göstermiyor. Uzun ve zorlu bir süreç başarısız olmaktan korkmadan ve pes etmeden, emin bir biçimde ilerlemek gerekiyor. Kendinizden şüphe etmeye başladığınız an hedeften uzaklaşırsınız. Cesur, kararlı ve azimli olmak zorundasınız.

Ülkemizde niçin hala kitapların yurtdışında olduğu gibi sıklıkla filme dönüştürülmediğini ben çözemiyorum ve hep neden olmadığını merak ediyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizin yazdığınız tür özellikle bu çalışmaya daha da uygun, siz ister miydiniz kitaplarınızın filmi çevrilsin?

Ben de çözemiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi ön yargılı ve yeniliklere kapalı bir toplumuz. Sanırım bundan.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkürler, Son olarak, okurlarınıza ve bizi takip eden kitap severlere söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Hepinizi çok seviyorum. Sizin sevginiz, desteğiniz ve motivasyonunuz olmasa belki bu kadar ilerleyemezdim. Bu keyifli yolda her zaman yanımda olmanızı dilerim. Sevgiler…
continue reading "Vefa Enver ile Son Kitabı Aşka Dönüş ve Romantik Komedi Üzerine Konuştuk | Söyleşi"

Harmattan'ın Yazarı Gavin Weston ile Kitabı ve Altında Yatan Konuları Konuştuk | Söyleşi


Çocuk yaşta evlilik konusu oldukça hassas ve zor bir konu. Türkiye’de de hala var olan bir sorun, tabii ki muhtemelen Afrika’da ki kadar ön planda değil ama... Sizi bu dokunaklı hikayeyi yazmaya yönelten nedir, Harmattan’ı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Ailem ve ben, yaklaşık altı yıl boyunca Nijer’li bir kıza sponsor olduk, ta ki; oniki yaşına gelmeden, evlendirilene kadar. Benim kendi çocuklarım Ramatou ile düzenli olarak yazıştılar. Sonra, birden bire, İngiliz NGO aracılığıyla sponsor olduğumuz kız için, yine bu organizasyon tarafından bir mektup aldık, bu mektupta; Ramatou’nun evlendirildiği ve bu nedenle artık okula devam etmeyeceği ve sponsorluk programının artık bir parçası olmadığı yazıyordu. Çocuklarım ve ben çok şaşırmıştık. Nijer’de çocuk yaşta evliliklerin olduğunu biliyordum ama bu şekilde sponsoru olan çocukların bundan korunduklarını düşünmüştüm. Ramatou’ya ne olduğunu öğrenmeye çalıştım ama ne yazık ki daha fazla bilgiye ulaşamadım.  O zamanlar onüç yaşında olan kızıma, bir okul projesi olarak Ramatou hakkında yazmasını önerdim ve bu probleme dair araştırma yapmasına yardımcı olurken konuyla giderek daha yakından ilgilenmeye başladım ve tahmin edersiniz ki, konuya karşı, giderek daha fazla öfkelendim. Sonunda, bir etkinlikte karşılaştığım bayan bir yazarın “Erkekler, kadın olarak yazamaz.” demesiyle ve benim bu düşünceye şiddetle karşı çıkmamla tetiklenen, Ramatou gibi bir çocuğun sesi olma düşüncemi hayata geçirdim. Toni Morrison’un dediği gibi “Eğer okumak istediğiniz kitap henüz yazılmamış ise, siz yazmalısınız!”.

Nijer’de daha önce yardım görevlisi olarak çalıştığınızı okumuştum, bu tecrübe bakış açınızı nasıl değiştirdi?

Amerikan NGO ile birlikte gönüllü olarak çalışmak, hayatımdaki en önemli noktalardan bir tanesi. 1960 yılında Fransa’dan ayrılarak özgürlüğünü kazanan Nijer, dünyadaki en fakir ülkelerden biri olmasına, tekrar tekrar kuraklıktan nedeniyle ekinlerin ölmesine, çekirge istilalarına, sellere, HIV/AIDS ile savaşmasına rağmen, nispeten yerleşik bir ülke sayılabilir. Zor koşulları görmesi için birisinin uzun süre bakmasına yada çok uzaklara gitmesine gerek yoktu ama biz daha çok, acil yardımları dağıtma ve tarımsal,sağlık ve bazı Eğitim projelerinde çalıştık. Çocuk yaşta evlendirilme konusuna global bir müdahale daha yeni yeni hükumetler ve NGO’lar tarafından yapılmaya başlandı, seksenlerde ve doksanlarda pek tanınmıyor ve nadiren tartışılıyordu bu konu.

Şu anda, dünyada her gün yaklaşık olarak 25.000 çocuk zorla evlendiriliyor. Ve dünyadaki bu eşitsizlik beni giderek daha fazla rahatsız ediyor. Ben materyalist bir insan olduğumu sanmıyorum, oldukça sade bir yaşam sürüyorum ve öyle de kalmasını istiyorum. Zaman zaman iki yakayı bir araya getirmek zor olsa bile şanslı olduğumu biliyorum. Ayrıca, sağlık, özgürlük ve Eğitim gibi temel haklarım konusunda endişe etmemem gerektiğini de biliyorum, ve bana göre bu konular, zaten şans unsurları olmamalı.

Kitabın adı niçin Harmattan?

Kitabın adını, Sahra Çölü’nden Batı Afrika’ya esen ünlü ve oldukça yıkıcı bir rüzgar olan, Harmattan koydum çünkü; bu adın, Haoua’nın kitap boyunca gözler önüne serilen hikayesi için etkili bir metafor olduğunu düşündüm. Ayrıca, Harmattan kelimesi Arapça kökenli, yasaklanmış yada uğursuz kabul edilen anlamına gelen haram kelimesinden türetilmiş. Bu da, bana çocukların zorla evlendirilmesi felaketi için uygun bir analoji gibi göründü.

Harmattan, canlı sahneleri ve karakterleri bulunan son derece gerçekçi ve üzücü bir hikaye, bu da bana karakterlerinizin ne kadar kurgu ne kadar sizin yaşamınızdan yada tanıdıklarınızdan esinlenilerek oluşturulduklarını merak ettiriyor doğrusu?

Bir çok tecrübe evrenseldir, siz de öyle düşünmüyor musunuz? Böyle olunca, birisi kayıp yaşadığında, örneğin bir yazar için böyle bir tecrübeyi, bir başka ülkeye yada kültüre yansıtmak çok da zor değil. Bunu belirttikten sonra, tabii ki ben oniki yaşında Batı Afrika’lı bir kız çocuğu değilim, bu nedenle; hikayenin Haoua olarak anlatılması,  çoğunlukla, ağır, zor ve metodik bir çalışma gerektirdi.  Kızım Holly’nin varlığı birçok yerde oldukça faydalı oldu. Diğer karakterler – Abdelgrim ve Archie özellikle – sanırım, benim ve tanıdığım insanların karakterlerinin birer karması.

Haoua’nun ailesini oldukça yakından ‘tanıma’ fırsatı buldum diyebilirim, hatta zaman zaman onları rüyamda bile gördüm. İnsanların gelip karakterlerim hakkında bana sorular sormaları her zaman büyük bir keyif, belli ki onlara inanıp , önemsiyorlar.  Bu tip karakterler yaratırken, onlarla birlikte yaşamanız, durup ‘bu durumda ne yaparlardı’ diye kendinize sormanız gerekiyor. Ben karakterlerimi bu şekilde tanıyorum. Bir de mutlaka anlattıklarını sesli okuyorum, eğer kulağa düzgün geliyorsa, tamamdır. Eğer zorlanmış yada garip geliyorsa, sonunda ‘kırmızı kalem’le tanışacaklardır!

Belli ki bu kalbinizden yazdığınız bir hikaye, yazarken özellikle, kelimelere dökmekte zorlandığınız bir bölüm yada sahne var mı?

Birkaç tane var açıkçası ama detaylı anlatarak okumamış kişiler için hikayeyi berbat etmeyi istemiyorum, tabii ki. Harmattan, karanlık (yer yer umut verici anları olsa da) bir hikaye dersek yanlış olmaz ve bu nedenle, benim uzun uzun düşünmeme ve üzülmeme neden olan bazı sahneler var içinde.  Haoua’nın karakterine bürünmeye çalıştığım için, ve O, kitabın ilerleyen bölümlerinde ergenliği yaşadığı için, tutarlılığı sağlayabilmek için kızıma ve bayan arkadaşlarıma danıştım. Her ne kadar kurgu da olsa, hala tekrar okuduğumda; dile getirmeye çalıştıklarım her ne kadar direkt olarak bir kişinin başına gelenler olmasa bile, dünyanın birçok yerinde, birçok genç kızın yaşadığı genel olaylar olduğu için,birisi boğazımı sıkıyormuş gibi hissettiren birkaç bölüm var.

Peki sizce kitap nasıl karşılandı, istenilen etkiyi yarattı, dikkat çekti mi ve olması gereken yere gelebildi mi?

Güzel bir soru. İstenilen etki, iki aşamalı; herkes kitabı (iyi bir kitap olarak) okuyacak ve herkes çocuk yaşta zorla evlendirilmeyi kınayacak ve sonunda pro-aktif olarak bu kavgaya katılacak. Tabii ki şu an için, bu iki senaryodan da oldukça uzaktayız şu. Ama bunu söyledikten sonra eklemeliyim ki; okuyucuları giderek artıyor ve oldukça beğeni ile karşılandı Harmattan.

Şahsen, Ayrıntı Yayınları’nın kitabı Türk okuyucular için yayımlama kararı, benim için çok büyük bir mutluluk oldu. Umuyorum başka çeviriler de yakında takip edecek. Amerika’da kitap Haziran 2013'te yayımlanacak ve yakında İngiltere’de de daha geniş kitleye hitap edecek şekilde basılacak. Afrika diyasporası olan FORWARD UK, Harmattan’ı desteklemesiyle bende onların bir elçisi oldum. Londra’daki çocuk evlilikleri ile ilgili konferansına konuk konuşmacı olarak davet edilmek benim için son derece onur verici bir olaydı. Türk NGO, Uçan Süpürge (www.ucansupurge.org) gibi gruplarla da, umuyorum bu konuda bilinçlenmeye yönelik bir iş birlikteliği yürütebiliriz.

Bu hassas konu ve güçlü hikaye anlatımızla, yazmadan yayımlanmaya olan serüveniniz zor muydu, bize anlatabilir misiniz?

Kitabı tam olarak yazmam altı yıllık bir süreye yayıldı. Bu süreye , zaman zaman gündelik yaşamın müdahalesi, zaman zaman kendimden ettiğim şüphe ve yorgunluğun yarattığı duraklamalarda dahil. Hatta neredeyse vazgeçiyordum diyebileceğim birkaç olay bile oldu.  Ve sonunda, elimde bitmiş bir roman var diyebildiğim noktada asıl iş başladı – bir yayıncı bulmak! Harmattan’ın her yayınevi için uygun olmadığı gerçeğinin farkındaydım . Neyse ki, risk almaktan çekinmeyen, bağımsız yayınevi Myrmidon Books’u bulacak kadar şanslıydım. Kitabınızı yayımlayacak, yayınevini bulduktan sonrada yapılması gereken işler bitmiyor, bu seferde editörler, tasarımcılar ve pazarlama uzmanları ile birlikte çalışmanız gereken bir süreç başlıyor. Yakın zamanda, yedi yada sekiz tamamlanmış kitabı bulunan ve oldukça tanınmış bir İrlanda’lı yazarla da çalıştım ve şöyle diyelim, bu işe kolay para kazanmak fikriyle  girmiş birisi için söylenebilecek tek söz vardır; bir tahtası eksik!

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?

Evet, Tin Town isimli bir roman üzerinde çalışıyorum;  1970lerde Kuzey İrlanda da, paralel bir evrende geçiyor.  Daha esprili yerleri olsa da, bu hikaye de oldukça karanlık. Özellikle kaybettiğim büyükanne ve büyükbabamı yeniden yaratmaya başladığımdan beri, bu romandan son derece keyif alıyorum. daha çocuk yaşta bana, sanatı ve kitapları sevdiren; Çok sevilen ama tuhaf diyebileceğiniz amatör ressamlardı. Onları hala çok özlüyorum. Bir de evdeki evcil papağımı ana karakter olarak yazdım. Anlayacağınız, acayip fikirli ve renkli karakterlerle dolu bir kitap ama altında yatan aslen, yalnızlık, ve benim çok sevdiğim; denizin inanılmaz gücü.

Tin Town haricinde, bir dizi kısa hikaye üzerinde çalışıyorum, aslında bu benim en sevdiğim şekil ancak, birçok yayınevi ekonomik olarak çekici olmadığı için bu tip bir çalışmadan uzak durmaya çalışıyor. (Tin Town’da ilk olarak, roman kılığına girmiş, bir dizi kısa hikayeden oluşan bir kurgu idi) Ondört, onbeş konu üzerinde dolanıyorum ama muhtemelen en güçlü on tanesinde karar vereceğim. En son yazdığım hikaye, In Space (Uzayda) , sadece onüç sayfa uzunlukta olmasına rağmen, duygusal olarak en az Harmattan kadar bir şeyler götürdü benden.

Harmattan, Ayrıntı Yayınları tarafından çok yeni yayımlandı, kitabınızı bir cümle ile Türk okuyucularınıza anlatabilir misiniz?

Harmattan, her yıl çocuk yaşta gelin olmak zorunda bırakılan on milyondan fazla çocuğun sesini duyurma çabasıdır. Bu kitap aynı zamanda, bu korkunç olayı alıp, güç sahibi kişilerin; devletlerdeki, şehirlerdeki, köylerdeki, ailelerdeki, yüzüne vurma çabasıdır. Bu konu yokluğu ve karşılığında da çoçuk yaşta evlendirilmeyi devam ettiren bir döngü halindedir ve giderek büyüyen bir saatli bombadır. Ve bu durumu ‘geleneklere’ ve ‘kültüre’ bağlamak artık kabul edilebilir birşey değildir. Desmond Tutu’nun dediği gibi “Çocuk yaşta zorla evliliği tarihe gömeceğiz!” (Özür dilerim, bu bir cümleden fazla oldu ama söz konusu bu konu olduğunda, kendimi tutamıyorum. Çocuk su istimali beni kızdıran bir konu ve Harmattan’da kızgın bir kitap. Bunun için özür dilemiyorum)

Çocuk yaşta zorla evlilik konusuna dönecek olursak, FORWARD UK ile yürüttüğünüz çalışmalardan biraz bahsedebilir misiniz? Ve bizlerin çoçuk gelinler konusunda nasıl yardımcı olabileceğimizi anlatabilir misiniz?

Daha önce belirttiğim gibi, FORWARD UK tarafından elçilerinden birisi olmak üzere davet edildim. Buradaki iş şu anda kitabın promosyonları ile elele yürüyor, bu nedenle ekstra bir çalışma yok.
Myrmidon Books ile bir anlaşmaya varınca, Harmattan’ın başka noktalarda da işe yarayıp yaramayacağını merak ettim ve FORWARD UK yöneticisi Naana Otoo-Oyortey ile irtibata geçerek kitabı okumasını önerdim. Kendisi ve iş arkadaşı kitabı okuyupta beğendiği zaman çok mutlu oldum. Bu bana, binlerce edebi yorumun veremeyeceği hazzı ve güveni verdi. Sonuçta bu insanlar doğrudan çocuk yaştaki gelinlerle, çocuk yaştaki annelerle, kadın sünnetinin kurbanları ile çalışan kişiler. Ve tüm bu yazdıklarım, çocuk yaşta evlilik ile gelen korkunç konulan. Bu konuda şu anda, Gelin Değil Kız Çocukları adlı organizasyonun şemsiyesi altında birlikte çalışan (Türkiye dahil) 200’ün üzerinde grup var. Bu, Nelson Mandela, Mary Robinson, Ela Bhatt ve Desmond Tutu gibi önemli liderlerin fikir analığı yaptığı bir organizasyondur. Farkındalığı arttırmak, gelir toplamak ve kızların eğitilmelerini sağlamak (çocuk yaşta evliliğin sona ermesinde kilit rol eğtimin), bu konuya dair, herkesin yapabileceği şeyler. Twitter ve Facebook gibi sosyal ağlar, insanların evinden bile yardım edebilmelerini sağladıkları için son derece önemliler. Çocuk yaşta evliliklerin devam etmesi için hiçbir neden yok. Bizlerin ise, çocukların çocukluklarını yaşayabilmeleri için elimizden geleni yapmamızı gerektiren global bir sorumluluğumuz var.
continue reading "Harmattan'ın Yazarı Gavin Weston ile Kitabı ve Altında Yatan Konuları Konuştuk | Söyleşi"
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...