Copyright © Tuğçe'nin Kitaplığı
Design by Dzignine
Ana Sayfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ana Sayfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Kasım 2012 Perşembe

Kasım Ayı Yabancı Yazar Söyleşi


Kasım Ayı itibariyle kitap yorum ve haberlerinin yanı sıra, çeşitli yazar söyleşilerine ve bu yazarlara ait kitap hediyelerine de yer vereceğim. Bunun için belli olan ilk yazar ve kitapları şöyle;

7 Kasım 2012 - The Persecution of Mildred Dunlap - Paulette Mahurin - söyleşi
12 Kasım 2012 - More - T.M. Franklin - söyleşi & imzalı kitap ayracı ve kitap çekilişi





a Rafflecopter giveaway
continue reading "Kasım Ayı Yabancı Yazar Söyleşi"

More - T.M. Franklin | Yorum ve Hediye Çekilişi

More, T.M. Franklin'in ekim ayında basılan ilk romanı. Kitap, Amerika'da her yıl Kasım ayı boyunca düzenlenen ve en az 50.000 kelimelik bir hikayeyi tamamlayarak bir kitap ortaya çıkartmayı amaçlayan bir yarışma (NaNoWriMo - bu yarışmaya ait bilgileri www.nanowrimo.org adresinde bulabilirsiniz ve hatta bugün itibariyle 2012 yılının yarışması başlıyor ilgilenenlere de ayrıca duyrulur... ) esnasında ortaya çıkmış.

Yazarla ilgili daha detaylı bilgiyi 12 Kasım tarihinde kendisi ile yapacağımız söyleşide okuma şansına sahip olacaksınız ve bu tarihe kadar söyleşi sayfamızdaki çekilişe katılırsanız da bugün yorumunu okuyacağınız kitaba (İngilizce basımı) sahip olma şansınız olabilir.

Şimdi kitaba dönecek olursak; bir üniversite öğrencisi olan kahramanımız Ava Michaels,  küçükken özel olduğunu düşünmesine neden olan bir olay yaşamış ve hep sihirli güçleri olduğunu hayal etmiş... Ama büyüdükçe tahmin edeceğiniz gibi, bu çocuksu düşlerin, adı üzerinde "düş" olduğu gerçeğini kabul etmek durumunda kalmış. Ancak yine de tam olarak bu gerçeğe inanmak istememiştir ve üniversiteye gitmesi ile etrafında gelişen ilginç olaylar,  sürekli izlenme hissi ile birleşince, bu eski hatıraların etrafında yeniden dolaşmaya başlar.

Bir yandan bu hisle başa çıkmaya çalışırken, bir yandan da dersleri ile boğuşmaktadır. İyi bir öğrenci olmasına rağmen, etrafındaki dikkat dağıtıcı unsurlar ile yardıma ihtiyacı olur ve bu noktada devreye işleri daha da karıştıran Caleb girer. Fizik dersine yardımcı olmak üzere, öğretmeni tarafından yönlendirilen Caleb, beklendiği üzere; genç, hoş ve gizemli bir adamdır, ve Ava'nın düşündüğünün aksine, fizik öğretmekten başka motivasyonlara sahiptir. Tabii ki bunları daha detaylı anlatmayacağım. Sadece söyleyebileceğim, Ava tüm dünyasını ve yaşamını değiştirmek zorunda kalacağı gerçekleri öğrenecek ve hayatı boyunca şüphe ettiği gibi farklı olduğunu, hatta "daha fazlası" (More) olduğunu öğrenecek ve bunun yarattıkları ile başa çıkmaya çalışacak. Bu esnada da tahmin edileceği üzere, bütün bu aksiyon içinde bir miktarda romantizm bulmak mümkün... Bir miktar diyorum çünkü bu kitapta, bu gelişme gerçekten küçük bir yer kaplıyor.

İlk önce bu kitabın, kolay ve hızlı okunan, keyifli bir kitaptan fazlası olmayacağını kabul ederek başlamak lazım. Gerçi zaten gerçeküstü ve mitolojik ögelerle bezenmiş fantastik bir romandan daha fazlası ne kadar beklenebilir bilemiyorum ama yine de belirtmek istedim :)  Bu türde olmasına rağmen, göze sokulan bir fantastik durumda kitabın genelinde yer almıyor, olayların çözümlenmesi ağırlıkla son bölüme bırakılmış. Kitap boyunca, Caleb'ın ve hatta Ava'nın da farklı ve sadece insan olmadıklarını anlıyor ama ne olduklarını tam olarak bilmiyoruz.

Franklin'in gazetecilikten gelme bir yazar olmasının avantajlarını hikaye boyunca özellikle, Ava'nın verdiği tepkilerde görmek mümkün. Öğrenilen gerçekler her ne kadar hayatımızda karşımıza çıkabilecek gerçeklerden uzakta olsa, karakterlerin vereceği tepkiler, benzer kitaplarda ki anında kabullenme durumunun aksine, son derece güzel tartılmış, tasarlanmış ve yaratılmış.  Hatta özellikle Caleb'in farklı olması durumunu da çok uzun süre, kendi hayal gücünün genişliğine bağlayarak okuyucuyu çileden çıkarabilecek noktada saf davranıyor diyebiliriz.

Kitaptaki diğer bir hoş nokta, karakterlerin gerçekte olduğu gibi önce arkadaş olmaları, birbirlerinin hislerinden anında emin olamamaları ve bunun yarattığı garip anların yaşanması... Gerçi bu noktada ben, karakterlerin - ki özellikle Caleb'in - birbirlerine karşı duydukları hislerin dayanağının yeterince derin sunulmadığına inanıyorum, ama öte yandan aşk hikayesi kitap boyunca öne sürülen bir ögede değil, buna bağlayabiliriz belki bu durumu.

Ancak, kitabın bunların ötesinde tabii ki sorunları var, kısa zamanda yazılması, yazarın ilk roman deneyimi olması da bu noktada fazla yardımcı olmamış gibi... Yazım şeklinde, özellikle olayları sunma şeklinde gazeteciliğin verdiği anlatım alışkanlıklarını sezmek mümkün. Ve benzer türde oldukça popüler olmuş bazı yazarların ki kadar akıcı ve detaycı bir dil kullanımına sahip değil, ama karakterlerin oluşumu yine de başarılı sayılabilecek düzeyde.

Kitabın anlatımında kullanılan 3.tekil şahıs tercihi sayesinde, Caleb tarafında bir yandan olayların sırrına dair ipuçları edinirken, diğer yandan Ava ile tam çözemediğimiz hikayeyi merak etmeye devam ediyoruz.

Ben şahsen, mitolojik ögeleri çok seven bir okuyucu değilim ve bu kitap için olmadığı birşey sunacakta değilim, muhteşem bir eser değil, ve hatta bazı noktalarda ne olacağını önceden rahatlıkla görebiliyorsunuz ama eğer biraz fantastik kurguyu ve gizemi seviyorsanız ve keyifli, çabuk okunacak, zaman geçirtecek bir kitap arıyorsanız, bu kitaptan keyif alabileceğinize şüphe yok...

Kitabın kapağı ile de ilgili küçük bir not; yazarın kendi tasarımı ve her ne kadar muhteşem bir kapak olmasa da, kitabı okuduktan sonra aslında kitaba dair önemli bir noktayı vurguladığını görüyorsunuz...

Bu kitap ülkemizde basılır mı bilemiyorum ve açıkçası sanmıyorum ama İngilizcesini okumak isterseniz ve yazarın imzası bulunan bir More kitap ayracı ile kitabın kendisini kazanmak isterseniz, yapmanız gereken tek şey çekilişe katılmak...
continue reading "More - T.M. Franklin | Yorum ve Hediye Çekilişi"
30 Ekim 2012 Salı

Uyumsuz - Veronica Roth


Herkese iyi haftalar,

Salı'nın Pazartesi olduğu bir haftaya başlıyoruz, hangi günde olduğumun sürekli karışacağı bir hafta olacağı kesin...

Önce bayram sonrada WTA maçları derken kitaplarla ilgili yazmayı biraz ihmal ettim ama hızla geri dönüyor ve bu haftaya Artemis Yayınları'ndan Eylül ayında yayınlanmış oldukça heyecanlı bir distopya ile başlıyorum. Ben aslında Uyumsuz'u (Divergent) geçtiğimiz sene Amerika'da ilk çıktığı zaman okumuştum, Açlık Oyunları severlere sıkça önerilen bir kitap olarak hızla Bestsellers listesinde kendine yer bulmuştu. Burada sessiz sakin çıkmış olmasına gerçekten şaşırıyorum.

Planlanmış bir üçlemenin ilk kitabı Uyumsuz, ve hikaye kısaca şöyle;

Roth'un gelecekteki Şikago'su,  beş erdemden yola çıkarak, beş ayrı topluluğa bölünmüş durumda; Dürüstlük, Fedakarlık, Cesurluk, Dostluk ve Bilgelik, ve onaltı yaşına gelen her genç, bu beş topluluktan birini seçerek hayatlarına bu doğrultuda devam etmek durumunda. Bu topluluklar bir yandan, koruma, araştırma, yönetme gibi kendi sosyal rollerini yerine getirirken, bir yandan da toplumun bütününün huzur ve foksiyonelliğini sağlamak amacındalar. Kahramanımız Tris'de (Beatrice Prior), onaltı yaşındadır ve topluluk tercihini yapacağı seçim günü gelmiştir.

Kitabın başında da belirtildiği gibi "Tek bir secim  seni dönüştürebilir." Tris bir yandan ailesinden ayrılma fikrinden uzak durmaya çalışmakta ama bir yandan da içinde yaşadığı topluluğa tam olarak uymadığının farkındadır ve kendi benliğini bulmayı istemektedir.
Seçim günü öncesinde uygulanan oryantasyon testleri de - bu testler kimin hangi topluluğa daha uygun olduğunu belirlemek amacıyla yapılmaktadır - Tris'in bu kararsızlığını destekler yönde çıkmıştır. Herkesin genel olarak hangi bölgeye ait olduğu net bir şekilde belliyken, Tris'in test sonuçları, testler esnasında ters giden birşeyler sonucunda, kitabın devamına olacak olaylara sahne hazırlar şekilde "Neticesiz" olarak açıklanmıştır. O, birçokları gibi tek bir erdeme uygun olmak yerine birden fazla erdeme uyumluluk gösteren bir "Uyumsuz"dur. Ve bu, zaten dengelerin ve barışın incecik bir ipliğe bağlı olduğu toplumda son derece tehlikeli bir durumdur.

Tris, ailesi ile birlikte yaşadığı Fedakarlık'ı bırakarak, cesareti ve ataklığı ile bilinen topluluk, Cesurluk'u seçer. Sürekli bu topluluk için kendi kanıtlamak üzerine kurulu, hayati tehlikeler içeren bir dolu görev ile boğuşurken, bir yandan da sistemin kendisini zorladığı, kendine yeni bir aile kurmanın yarattığı zorluklara göğüs gerekmektedir - çünkü bir kere büyüdüğü topluluğu terkedenin artık ailesi ile iletişime geçmesi pek kabul edilen bir durum değil. Zamanla, içinde yaşadığı topluluk ve birlikte vakit geçirdiği insanlarla ilgili bir dolu sırrı çözmeye başlar. Görünen o ki, toplum insanları ne kadarda kişilikleri ile sınırlamaya ve sınıflandırmaya çalışırsa çalışsın, insanlar yine de direniyor, hele de bu sınıflandırma hayat boyu sürülecek yaşam tarzının sınırlarını belirliyor ise... Ve, hükumet problemleri de baş göstermeye başlayınca Tris'in tüm dünyası alt üst olmak üzeredir.

Tris, bana göre birçok bu tarz seride yer alan, ne yapacağını bilemeyen, herkesin korumak için can attığı kahramanlardan değil, aksine başından beri ne yapmak istediğini bilen, azimli, akıllı ve güçlü bir karakter, yine de zaman zaman savunmasız olduğu durumlar olmuyor değil tabi. Bu sayede bu gerçeküstü hikayede, gerçekliğini de korumuş oluyor ve bu türe de yeni bir nefes getiriyor. Ayrıca, kitap boyunca hikayenin kahramanı olarak, yenilmez, süper kız haline gelemiyor olması da bu hissi destekliyor.

Ama Uyumsuz, herşeyi ile mükemmel değil; türün önde gelen kitapları ile çeşitli benzerlikler bulmak mümkün. Hikayenin genelinin son zamanların en popüler distopyasına benzemesinin ötesinde, seçim günü kısmı Lois Lowry'nin Seçilmiş Kişi kitabına, aksiyon ve kitabın doğası Scott Westerfeld'in Çirkinler'ine benziyor - ama özellikle bu son kitaba göre daha iyi düşünülmüş demeliyim. Yine de, bütün iyi distopyaların altında yatan gerçeği çarpıtarak, sorgulama ve eleştirme noktasında maalesef kısa kalıyor, en azından serinin bu ilk kitabı için söyleyebiliriz bunu, çünkü burada sunulan toplumsal ögeler, aksiyonun gerisinde kalıyor ve okuyucuyu içinde bulunduğu toplumu düşünerek sorgulamaya yöneltmiyor, eğer böyle bir beklentiniz var ise bunu unutun derim. Ama eğlenme ve keyifli bir okuma noktasında diyecek bir söz yok.

Konuca benzerlerinden farklı olmasa da, yazım tekniği ve şekli ile ön plana çıkıyor demek yanlış olmaz. Genç yaşına rağmen Roth'un, kelimeleri seçmedeki ve son derece canlı sahneler yaratma konusundaki başarısı kitap boyunca gözden kaçmayacak düzeyde. Olayları ve karakterleri zenginleştirdiği detaylar ve anlatım tarzı ile okuyucu için daha derin bir deneyim yaratıyor. Özellikle, kimi okuyucuyu yabancılaştıracak bile olsa, popüler olabilmek adına basit ve yüzeysel bir anlatımı seçmeyen yazar, yoğun ve detaylı yazımı ile sadece anlatmıyor, adeta gösteriyor.

Yazımın en başında da söylediğim gibi Açlık Oyunlarına benzerlikler bulabileceğiniz bu hikaye, şiddet ve aksiyon noktasında da geri kalmıyor. İhanet, aşk, savaş ve tabii ki seçimlerin yer aldığı bu kitap, iyi bir distopyada bulunması gereken bileşenleri içerdiği gibi, tam düzeyinde bir şüphe ile kitabın sonuna kadar merak etmenizi ve sayfaları hızla çevirmenizi sağlıyor ve birçok beklenmedik olayla da sizi sürekli şaşırtmaya devam ediyor.

Ve tabii ki, tüm heyecanın ve aksiyonun içerisinde birde romantizm yer alıyor. Cesurluk lideri Four ile Tris arasında ama bunun için kitabı okumanız gerekiyor :)...


continue reading "Uyumsuz - Veronica Roth"
22 Ekim 2012 Pazartesi

Bir Soru Bir Aşk - David Nicholls

Bu haftanın ilk kitap yorumu, Bir Gün kitabının yazarı David Nicholls'ın Bir Soru Bir Aşk'ına (Starter for Ten) ait. Bu kitap aslında yazarın ilk romanı. Ülkemizde ancak Bir Gün'ün (One Day) getirdiği başarı ardından bu sene içinde yayımlandı. Gerçi kabul etmek lazım, yazarın kitapları tüm dünyada  Bir Gün'ün başarısı ardından yeniden baskıya girdi.

Bir Gün, benim favori kitaplarım arasında yer alıyor ve iki kere okuduğum sayılı kitaptan birisi. Okuyanların bildiği üzere; Bir Gün, üniversitenin son günü tanışan iki arkadaşın, yıllar boyu aralıklarla süren, bir nevi aşk ve arkadaşlık hikayesini anlatıyordu. Romantik ve zaman zaman oldukça da dokunaklı bir kitaptı. Beni en çok etkileyen yanı, doğal anlatımı ve bıraktığı,  rahatlıkla herkesin hayatından bir parça olabilirmiş hissi idi. Bu kitap Bir Gün'den tamamen farklı önce bunu belirterek başlamak istiyorum. Ama aynı olan bir şey var; yazarın anlatım doğallığı. David Nicholls, son derece doğal bir dil kullanan; abartıya, gereksiz ve yorucu tasvirlere yer vermeyen, yaşandığı gibi sunan bir yazar.

SORU: Robert Dudley’nin, soyluların Kraliçe’ye karşı kötü planlanmış ve başarısız bir ayaklanmaya yönlendirdiği ve 1601′de idam edilen üvey oğlu ve I. Elizabeth’in eski gözdesi?
CEVAP: Essex.
Bütün genç insanlar bir şeyler için endişelenirler; bu, büyümenin doğal ve kaçınılmaz bir parçasıdır ve on altı yaşındayken, benim hayattaki en büyük kaygım da O-düzeyi ¹ sınav notlanm kadar iyi ya da saf ya da asil ya da gerçek bir şeyi bir daha asla başaramamaktı.
Tabii ki o zaman bunu çok da fazla abartmıyordum; sertifikalarımı çerçeveletmiyor ya da ona benzer tuhaf şeyler yapmıyordum. Burada notlarım konusuna girecek değilim, çünkü o zaman iş rekabete girer, ama şurası kesin ki onlara -yeterlilik belgelerine- sahip olmak hoşuma gidiyordu. On altı yaşındaydım ve kendimi ilk kez bir şey için yeterli bulunmuş hissediyordum.
Hikaye böyle başlıyor...

1985 yılında, 19 yaşındaki Brian Jackson, Londra'ya üniversite okumaya gider. Kahramanımız,  İngiliz kitap ve filmlerinde sıkça rastladığımız, işçi sınıfı bir çevreden gelmektedir ve gizliden gizliye en büyük arzusu üniversiteler arası bir bilgi yarışması olan Üniversiteler Düellosu için takıma girmek ve bu yarışmaya katılarak, artık hayatta olmasa da, bu yarışmanın hayranı olan babasını gururlandırmaktır.

Şansı yaver giden Brian, takım seçmelerine katılma hakkı kazanır, güzel Alice Harbinson'un takıma girmesine yardımcı olur ve kendisi yedek olarak kalır. Ama hem takıma yedekte olsa girmiş olmaktan, hem de her hafta yapılacak takım toplantılarında güzel ve gösterişli Alice'i göreceği için son derece heyecanlıdır. Düşündüğü gibi de olur, Alice ile çalışmalar esnasında yakınlaşırlar. Ama uzun bir yıl olacaktır...

Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar Brian'ın sosyal olarak yükselme arzusu, üniversitede dikkate alınan birisi olma çabası ve bu uğurda kendini düşürdüğü hallere şahit oluyoruz. Çoğu zaman Brian'in bu yolda aldığı riskler, sizi güldürüyor da olsa bir yandan da insan dişlerini sıkıp bekliyor olacakları.

Okulun ilk yılı geçmeye başladıkça Brian'da, bilginin bilgelik olmadığını ve akıllı olabilmek için tüm cevaplardan daha fazlasını bilmek gerektiğini öğreniyor. Öte yandan, yalnız kalan annesi ve değiştiği için kendisine çokta kolay zamanlar yaşatmayan en yakın iki çocukluk arkadaşı, Tone ve Spencer, ile uğraşmak zorunda kalır.

David Nicholls, başarılı bir şekilde, kendini aptal duruma düşürecek şeyler yaptığının farkında olan ama bir şekilde buna engel olamayan, kendine güvensiz ama son derece gerçekçi ve sıcak bir genç yaratmış. Hikayeyi tamamen Brian'in ağzından, onun bakış açısıyla görüyor olmamıza rağmen,  O'nun dışında gelişen olayları anlıyor ve olacakları beklemeye başlıyoruz, okurken.

Kısacası yetişkin olmaya çalışan, Brian'ın okul günlerinin keyifli bir dille anlatılması aracılığıyla sunulmuş bir büyüme, kendini bulma hikayesi. İngiltere'de bir okul hayatında yaşanabilecek herşeyi içinde bulmak mümkünken, tabii ki kendi yaşantımız ile karşılaştırdığımızda aynı derecede ilişkilendirmek mümkün olmuyor. Ama yine de, bu durum Brian'in kendini düşürdüğü durumları anlamanıza yada bunlara gülmenize engel olmuyor. Çok hızlı akmasa da, keyifle okunan, gerçekçi ve espirili bir dille yazılmış ...

Özellikle, Nick Hornby ve Adrian Mole kitaplarını seviyorsanız, David Nicholls kitapları size göre olabilir. 






continue reading "Bir Soru Bir Aşk - David Nicholls"
19 Ekim 2012 Cuma

Önümüzdeki Haftanın Kitaplarından ...

Gabriel'in Cehennemi 

Orjinal Adı: Gabriel's Inferno


  • Yazar: Sylvain Reynard
  • Çevirmen:Belkıs Dişbudak
  • Yayınevi: Optimum Kitap
  • Ebat: 13,5x21,5 cm
  • Sayfa Sayısı:654

  • Grinin Elli Tonunun yazarı rekabete hazırlan! SylvainReynard sahneyi sana bırakacakmış gibi görünmüyor. BooksandReviewstanJessicaDurham
    E.L James'in Grinin Elli Tonu romanını bitiren kadınlar, üzülmeyin. Daha fazla zevk alacağınız bir eseri elinizde tutmaktasınız. Bu roman içerdiği aşk ve romantizm bakımından Grinin Elli Tonuna en büyük rakip. Kirsten Acuna
    Uluslararası en çok satan yazarlardan biri olan Sylvain Reynard'tan, bir adamın bağışlanmasının ve kadının cinsel uyanışının unutulmaz öyküsü 

    Hayli muammalı ve son derece seksi bir adam olan Profesör Emerson, gündüzleri saygın bir Dante uzmanı olarak yaşamını sürdürür, ama gecelerini hiç çekingenlik içermeyen bir cinsel zevke ayırır. Ün salmış yakışıklılığını ve üst düzey cazibesini kullanarak her hevesini tatmin etmeyi başarır, ama için için de karanlık geçmişinden ötürü acı çekmekte, tüm bağışlanma umutlarını yitirmiş olduğuna derinden derine inanmaktadır.
    Masum güzel Julia Mitchell, sınıfına lisansüstü öğrencisi olarak yazılınca, cazibesi ve Juliayla olan esrarengiz bağlantısı yüzünden Profesörün hem kariyeri tehlikeye girecek, hem de hayatında geçmişiyle bugününü karşı karşıya getiren bir olaylar dizisi başlamış olacaktır.
    Gabriel'in Cehennemi, yasak aşk, baştan çıkarma ve ruhsal bağışlanma gibi alanları yoklayan ilginç, sürükleyici, vahşicesine ihtiras dolu bir yolculukta, bir erkeğin kendi kişisel cehenneminden kurtulup imkânsız sandığı şeye, bağışlanmaya ve mutluluğa ulaşmasının öyküsüdür.
    Sen sadece şanssızlıkları üzerine çekiyorsun, Bayan Mitchell, bense günahların mıknatısıyım.  (Tanıtım yazısından)

  • Soğuk Büyü

  • Orjinal Adı: Cold Magic
  • Yazar: Kate Elliot
  • Çevirmen: Haluk Elbeyli
  • Yayınevi: Epsilon Yayınevi
  • Sayfa Sayısı: 518



  • Yeni bir çağın şafağındayız Sanayi Devrimi'nin başlamasıyla, ülkenin dört bir yanında fabrikalar açılıyor ve kullanılan yeni teknolojiler, kentleri de dönüştürüyor. Ama eski geleneklerden vazgeçmek kolay değil. 
    Cat ve Bee de bu devrimin birer parçası. Genç kadınlar üniversiteye gidiyor, kendi geleceklerini ve ailelerine hükmeden büyülerle dolu cehaleti şekillendirmek için bilime güveniyorlar. Fakat, Cat için gelen buz büyücüleri tüm bunları bir anda değiştirecek. Artık her köşede bir tehlike ve yapılan her hamlenin ardında gizli bir tehdit var. Eğer kendi kanınızdan olanlara güvenemeyecekseniz, güvenecek kim kalır ki? 
    Türünün en iyi yazarlarından birinin kaleminden, bilim ve büyünün iç içe geçtiği cesur ve destansı bir fantastik roman.  (Tanıtım Yazısından)

  • Aşka Dönüş 

  • Orjinal Adı: Aşka Dönüş
  • Yazar: Vefa Enver
  • Çevirmen: -
  • Yayınevi: Nemesis Kitap
  • Sayfa Sayısı: 366

  • "Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar..."
    Bildiğimiz tüm masallar bu cümleyle biter. Peki sonra neler olur hiç merak ettiniz mi?
    Evlendiklerinde, sonsuza dek sürecek bir aşk masalının kahramanlarıydı onlar. Perim ve Hakan...
    Perim genç, güzel ve başarılı bir avukat, Hakan ise onun hep beklediği beyaz atlı prensti... Tartışmalar, kırgınlıklar, aileler ve eski sevgililer, onları o çok uzun süreceğine inanılan rüyadan uyandırmak için sırada bekliyorlardı.
    Tüm yaşananlara rağmen aşk hala affeden ve en kötü zamanlarda kendini hatırlatan bir his olmayı sürdürebilecek miydi?
    Kadınlar hep kadın.
    Erkekler hep erkek.
    Peki ya aşk?
    Aşk, her koşulda hep aşk mıdır?
    Vefa Enver sizi ilişkilerin karmaşık dünyasına davet ederken, aşk hakkındaki düşüncelerinizi de sorguluyor...
    Ve soruyor...
    Aşk geride bıraktıktan sonra tekrar dönülebilecek bir yer midir? (Arka Kapak)


  • Fırtına Kokusu 

  • Orjinal Adı: The Scent of Rain and Lightning : A Novel
  • Yazar: Nancy Pickard
  • Çevirmen: Süreyya Çalıkoğlu
  • Yayınevi: Ephesus Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 368

  • Jody Linder, güzel bir yaz gününde sarsıcı bir haber alır: Babasının katili olarak hapis yatan adam salıverilmiş, Kansas’taki küçük Rose kasabasına geri dönmekt
    edir. Babasının vurularak öldürüldüğü, annesinin ise kaybolduğu ve cinayete kurban gittiğine hükmedildiği fırtınalı gecenin üzerinden yirmi üç yıl geçmiştir. Ne amcalarıyla eniştesinin kendisini koruyup bağırlarına basmaları ne de büyükannesi ile büyükbabasının güvenli bir limanı andıran çiftliği, o felaket gecesinde Billy Crosby’nin sebep olduğu acıları silebilmiştir.
    Hayatını babasının masumiyetini kanıtlamaya adayıp avukat olan oğlu Collin’in çabaları sayesinde Billy Crosby artık serbesttir. Kasabanın küçük nüfusuna rağmen çocukluklarından beri birbirlerinden uzak durmaya çalışan Jody ile Collin, kaybettiklerinden dolayı duydukları üzüntünün ortak olduğunu keşfederler.
    Jody eski yaraları deştikçe ailesinin trajik geçmişine dair ürkütücü sırlar ortaya çıkmaya başlar. Bu mücadele ve zorluklara rağmen daha iyi bir geleceğe, hatta belki de aşka dair umutlar besleme cesaretini gösterir.

    NANCY PİCKARD Beş Macavity, Dört Agatha, Bir Anthony, Bir Shamus Ödülü kazanmıştır. Bu dört ödülü kazanan tek yazar konumundadır.

  • “Pickard öykü anlatmak konusunda doğuştan yetenekli.”
    The New York Times
    “Nancy Pickard aileler ve ilişkiler; nefret, arzu ve aşk; sadakat ve ihanet, özellikle de sırların yıpratıcı gücü hakkında başarıyla örülmüş romanlar yazıyor.”
    The Boston Globe
    “Bu kitap sürükleyici bir roman, ustaca yapılmış bir karakter incelemesi ve edebi açıdan nadir rastlanan bir eser.”
    The Kansas City Star
    “Pickard’ın Kansas’a dair öyküleri ağır başlılık ve küçük kasabaların dramlarıyla dolu. Fırtına Pickard’a hak ettiği geniş okuyucu kitlesini kazandıracaktır.”
    The Denver Post
    Sizi bütün gece uyutmayacak. Nancy Pickard’ın zekâsı ve meraklı anlatımı insanı asla hayal kırıklığına uğratmıyor.
    Julie Garwood

  • Alaska'nın Peşinde 

  • Orjinal Adı: Looking for Alaska
  • Yazar: John Green
  • Çevirmen: Banu Talu
  • Yayınevi: Pegasus Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 320

  • İlk içki İlk şaka İlk dost İlk aşk son sözler 
  • “Bu harika öyküyü okuyan kızlar hüzünlenecek, erkekler Alaska’nın vanilya ve sigara kokusunda aşkı, tutkuyu ve özlemi bulacak.” —Kirkus 
  • “John Green çok etkileyici bir roman yazmış. Hayat, sevgi ve insan olmanın gizemleriyle dolu labirente balıklama dalıyor. Bu kitap hayatınıza dokunacak, o yüzden sakın oturarak okumayın! Ayağa kalkın ve ‘Büyük Belki’ye doğru bir adım atın.” —K. L. Going, Michael L. Printz Onur Ödüllü Yazar 
  • “Hem komik hem hüzünlü, ilham veriyor ve meraklandırıyor.” —Bookpage
  • “Muhteşem bir son… bu kadar iyi bir kitaba yakışıyor.” —Philadelphia Enquirer 
  • “Sevimli ve fazla alçakgönüllü esprilerle dolu… Yazar, Alaska’nın karanlığını sevecen ve bir o kadar enerji dolu bir ışıkla aydınlatıyor.” —School Library Journal
  • “Bu kitabı diğerlerinden ayıran, Miles Halter’ın zeki, öngörülü, acı dolu fakat güçlü sesi.” —Chicago Tribune 
  • Miles Halter, ünlülerin son sözlerine bayılan sıradan bir gençtir. Evindeki güvenli hayata katlanamadığından François Rabelais’nin ölmeden hemen önce “Büyük Belki” olarak betimlediği bilinmezin ne olduğunu bulabilmek için yatılı okula yazılır. Onu Culver Creek Lisesi’nde, aralarında Alaska Young da olmak üzere pek çok şey beklemektedir. Zeki, komik, son derece seksi ama bir o kadar perişan halde olan Alaska, Miles’ı kendi labirentine sürükleyecek ve “Büyük Belki” arayışında ona yol gösterecektir. Michael L. Printz Ödülü’ne layık görülen Alaska’nın Peşinde, bir hayatın başka bir hayat üstünde ne kadar kalıcı izler bırakabildiğini muhteşem bir dille anlatıyor. Pek çok ödül sahibi John Green’in bestseller olan bu kitabı, çağdaş kurgu kitaplar arasında çığır açan yepyeni bir ses. 
  • “Holden Caulfield’ın ruhu hayat bulmuş.” —Kliatt


  • Meraklılarına bir not : 

  • Pegasus Yayınları, 16 Ekim günü Twitter Hesabından, Karanlığın Elli Tonu kitabınında önümüzdeki hafta raflardaki yerini alacağını duyurdu ve yandaki resmi yayınladı...


  • Bugün yorum yerine bugün ve önümüzdeki hafta satışa çıkan birkaç kitaptan bahsedeyim dedim. Bu kitapları henüz ben okumadım (en azından bir tanesi hariç), bayramda inşallah... 
    Keyifli okumalar, ve yine düşüncelerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın... 

  • continue reading "Önümüzdeki Haftanın Kitaplarından ..."
    18 Ekim 2012 Perşembe

    Man Booker Finalistleri 3 - The Garden of Evening Mists, Tan Twan Eng

    Man Booker Ödülünün sahibinin açıklanmasına saatler kala, finalistler arasındaki çekişme oldukça artmış durumda, özellikle bağımsız yayınevlerinin yayınlamış olduğu 3 kitap epeyce destek görüyor. Ama maalesef bu üç kitap favoriler arasında pek yer almıyor.

    İşte bu üç kitaptan birisi olan The Garden of Evening Mists (Gece Sislerinin Bahçesi) kitabı, Malezyalı yazar Tan Twan Eng’in ikinci kitabı. İlk kitabı olan The Gift of Rain (Yağmurun Armağanı) ile de 2007 yılında Man Booker Ödülüne aday gösterilmiş olan yazar, maalesef finalist altı kitap arasına girmeyi başaramamıştı. Ancak tıpkı bu yeni kitabı gibi, The Gift of Rain’de hem okurlardan hemde eleştirmenlerden oldukça güzel yorumlar almayı başarmış bir kitap. Ama şimdi yazarın ikinci ve bu sefer finalistler arasına girmeyi başarmış olan kitabından bahsetmek istiyorum.

    Açıkçası, üç bağımsız kitabevi baskısı olan finalisti de okudum ama en çok kaybın ve yasın cezbedici bir şekilde tarihle yoğrulduğu bu hikaye etkiledi beni. Belki çok fazla tarafsız da bakamıyorum kabul etmem gerekir, farklı kültürlerin kitapları beni her zaman fazlasıyla etkilemiştir.

    Hikaye, yazarın daha önceki romanında olduğu gibi yine 3 farklı zaman diliminde geçiyor; İkinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı sonrası yaralarını sarmaya çalışan Malezya (yada o zamanlar ki adıyla Malaya) ve şimdiki Malezya.

    Durum böyle olmasına rağmen, savaş zamanlarının çok ağırlıkta olmadığını ama olduğu kadarıyla da acıyı yeterince hissettirdiğini söylemeliyim. Yun Ling Teoh, 19 yaşında, Malaya ormanlarının derinliklerinde yer alan Japon esir kampından canlı kurtulmayı başaran tek kişidir. Yaklaşık 40 yıl sonra yüksek mahkeme yargıcı olmuştur ve özellikle savaş suçları konusunda adaletin yerini bulması için verdiği çabaları ile de oldukça saygı görmektedir.

    Kitap, Yun Ling’in emekli olmadan önceki son iş gününde başlıyor. Kendisine konulan teşhis sonucunda erken bir emekliliğe karar vermiştir. Hayatının geri kalanını, büyüdüğü topraklarda geçirmek üzere Cameron Dağlarına geri döner. Bölgeyi büyük acılar yaşadığı esir kampını bulmak amacıyla dolaşırken, bir Yugiri (The Garden of Mists ismi buradan geliyor, Yugiri’nin İngilizce karşılığı) bulur, Malezya’daki tek Japon bahçesidir burası.

    Nakama Aritomo, bir zamanlar Japon İmparatoru Hirohito’nun bahçıvanıdır, ancak yaşanan anlaşmazlık sonucu görevini ve Japonya’yı terk etmiş, Malaya ormanlarına yerleşmiştir.  Yun Ling, yaşadıkları sonucunda Japonlara karşı duyduğu düşmanlığa rağmen, kendisi ile aynı kampa düşen ancak kaçarken geride bırakmak zorunda kaldığı kardeşinin anısını yaşatabilmek için, bir Japon Bahçesi tasarlamasını ve yapmasını ister ama Aritomo’nun yaşananlardan ötürü kimseye karşı bir suçluluk hissi bulunmamaktadır ve bu isteği reddeder. Ama Yun Ling, kardeşinin çok sevdiği Japon Bahçesini yapmaya kararlıdır, böylece Aritomo’nun öğrencisi olur. Ve Yun Ling ile Aritomo’nun ileride derin bir sevgiye dönüşecek ilişkisi başlar...

    Hikayede buradan itibaren, Yun Ling’in yaşadığı geçmişle bugün arasındaki gelgitleri izlemeye başlıyor ve aynı zamanda Aritomo ile arasında gelişen narin ve huzur dolu ilişkiye tanık oluyoruz.

    “‘You are still there, in the camp’ said Aritomo. ‘You have not made it out.’”
    “’It is the same with you,’ he said a moment later, ‘Your old life too, is gone. You are here, borrowing from your sister’s dreams, searching for what you have lost.’”

    Zamanla, Yun Ling arkasına bakmamayı öğreniyor ve iyileşmeye başlıyor...

    Acının, fedakarlığın ve inancın bu hikayesi müthiş bir zerafet ve beceri ile yazılmış, adeta okurken insana huzur veriyor. Ve bu sakin hikaye öylesine canlı manzaralar, renkler ve karakterler – ve tabi onların esrarengiz yaşamları ile- örülmüş ki, elinizden bırakamıyorsunuz. Geçmişin esrarı şiddetli bir şekilde çözülürken ve tanık olduğumuz dramatik olaylara rağmen hikayedeki yumuşaklık, sizi yinede sarıyor.

    Ayrıca benim gibi farklı kültürlere meraklıysanız, Tan Twan Eng kültürel zorlukların ve tarihi anlatımlarında ustası ve bunu her sayfada hissedebiliyorsunuz. Maalesef yazarın henüz dilimize çevrilmiş bir kitabını ben bulamadım, ama ödül alınca belki bir yayınevi bu yazarın peşinden gider, kimbilir... 

    Tabiki hikayenin sonunda ne olduğunu yazmayacağım, ama okuyanınız varsa yada kitapla veya Man Booker Ödülü ile ilgili  düşüncelerinizi lütfen bizimle paylaşın ve bu büyüleyici kitap ile ilgili konuşalım... 
    continue reading "Man Booker Finalistleri 3 - The Garden of Evening Mists, Tan Twan Eng "
    17 Ekim 2012 Çarşamba

    Man Booker Ödülü Yine Hilary Mantel'in ... Kurtlar Hanedanı Serisinin İkinci Kitabı İle


    Dün gece Londra’da tarihi Guildhall’da yapılan ödül töreni ile, edebiyat dünyasının Oscar’ı sayılabilecek, Man Booker Ödülü bu seneki sahibini buldu. Hilary Mantel, Bring Up The Bodies kitabıyla ödülün ikinci kere sahibi olan; hem ilk kadın yazar, hemde ilk İngiliz yazar oldu. 44 Senelik Man Booker Ödülü tarihinde de bu ödülü iki kere alabilen 3 yazardan birisi olarak tarihe geçti (Diğer ikisi; Peter Carey ve JM Coetzee).  Aslında Mantel'in bu yıl ödüle layık görülen kitabı, 2009 yılında ilk kez Man Booker Ödülünü aldığı Wolf Hall (Kurtlar Hanedanı) kitabının devamı.

    Üçleme olarak planan bu seri, Tudorlar dönemini farklı bir açıdan anlatıyor. Kurtlar Hanedanı’nın bu serinin ilk kitabı ve Artemis Yayınlarından, bu sene başında ülkemizde de raflardaki yerini almış olmasından dolayı önce onunla başlıyorum...

    Kurtlar Hanedanı 808 sayfalık, kocaman bir tarihi roman. Hikayeyi aslında çoğumuz biliyoruz, helede Phillipa Gregory'nin Boleyn Kızı'nı okuyanlar konuya epey de hakimdir. Ama bu sefer hikayenin kahramanı, Thomas Cromwell (VIII. Henry'nin son derece dişli danışmanı), alt tabakadan, rüşvetçi ve kabadayı bir kişilik ancak aynı zamanda da bir siyaset dehası. 

    Cromwell onbeşli yaşlarında alkol ve şiddet düşkünü babasından ve zorlu hayatından kaçarak bir asker olma hayalleri ile Avrupa’ya gidiyor. Hayatını şekillendiren bu tecrübesi çok uzun anlatılmıyor ve birden 1527’de kırklı yaşlarda Cardinal Wolsey’in güvenilir bir adamı olarak İngiltere’ye geri dönüyor. Kendi kendini yaratan Cromwell, akıllı, bilgili, düşünceli, birçok dili konuşabilen ve aynı zamanda fiziksel olarakta oldukça yapılı birisi. Bir yandan tarihteki yerini sağlamlaştırmak için savaşacak kadar hırslı, bir yandan salgında ölen ailesinin yasını hayat boyu tutacak kadar şefkatli gösteriyor yazar karakterini.  Buda kitabın kendi içindeki çelişkisini yaratıyor; bir yanda empatik bir baba, bir yanda hırslı ve manipülatif avukat oluveriyor Cromwell.

    Kitabın ilk yarısı, Wolsey’in gücünü kaybetmesi, Cromwell’in Austin Friars’daki yerel yaşamı, kendine bir yer edinişi ve Tudor'larda ki temel karakterlerin okuyucuya tanıştırılması ile geçiyor. Kitabın genelinde yer alan bir sorun bu kısımda iyice belirgin hale geliyor. Yazarın, Cromwell’den  çoğunlukla “O” diye bahsetmesiyle oluşan kimin kim olduğunun sıklıkla karışması, bu bölümdeki kişilerin de fazlalığı, ilk kez tanıtılması ve o dönemde bir çok kişinin ön adlarının aynı olması ile okuyucu için zorlayıcı olmaya başlıyor. Hele ki, bizim gibi İngiliz tarihinin bu kısımlarını çok detaylı bilmeyenler için bir hayli yorucu bir durum ortaya çıkıyor.

    VIII. Henry, Kraliçe Catherine’den kurtularak, Anne Boleyn ile evlenme konusunda Cromwell’e oldukça güveniyor, hikayenin bu kısmını artık herhalde herkes biliyor ama bu sefer farklı, akılcı ve olaylarla direkt ilişkisi olmayan bir bakış açısı ile, tamamen güç düşkünü bir adamın gözünden görüyoruz. Buda aslında defalarca yazılmış olan bu konuya yeni bir soluk getiriyor.  Yazar etkin bir şekilde, hikayenin arka tarafını, dönen dalaveraları ve dedikoduları sürekli gözler önüne sererek, bildiğimiz Anne Boleyn hikayesini farklı açıdan görmemizi sağlıyor.

    Kitap aslında; Kral Henry’nin kendisine erkek çocuk ve tabi varis veremeyen Aragonlu Catherine’den boşanarak, Anne Boleyn ile evlenme çabaları esnasında yer alan Roma Katolik Klisesi ile soylular arasındaki, birçokları için ölümcül sonuçları olan, politik ve idari çekişmeleri inceliyor. Bu fırtınalı zamanlar; Katolik gücün, Protestan idare ile çatışmasıyla tanımlanıyor. Tarihte, kimin hangi tarafta olduğunun tam belli olmadığı, kişilerin bir solukta taraf değiştirdiği ve ihanetin ölüm demek olduğu bir dönem.

    Kurtlar Hanedanı’nda da, Martin Luther’in yürüttüğü Protestan Reformu oldukça büyük bir yer alıyor ve Mantel, alttan alttan kitabın başından beri Cromwell’i gizli bir Protestan olarak gösterse de, gerçekte hangi tarafta olduğuna karar vermekte zorlanıyor insan.

    Yazar becerikli anlatımı ile sanki okuyucuyu alıp zeki, sırlarla dolu, karmaşık ve hareketleri çoğu zaman başkaları tarafından yanlış yorumlanan bir adamın kafasının içine yerleştirmiş gibi; Cromwell ile ilk tanıştığınız andan, kitabın sonunda yer alan, düşmanı Thomas More ile yaşanan sahneye kadar kendisinin duygularına, hesaplarına ve düşüncelerine yakından şahit oluyorsunuz. En büyük amacı, yozlaşmış Katolik ruhban sınıfını ortadan kaldırarak ve aristokratların gücünü sınırlayarak, İngiltereyi daha iyi bir yer haline getirmek ve bu yolda ilerlerken de zengin olmak.

    Mantel’in kullandığı şimdiki zaman ve kitabın çoğu bölümünde yer alan inanılmaz detaylandırılmış – yer yer yorucu derecede detaylandırılmış – anlatım ile bir anda kendinizi o dönemde bulmanıza neden oluyor, hatta kitaba ara verdiğinizde geri dönmekte zorlanıyorsunuz bile diyebilirim. Hele de benim gibi o dönemleri severek okuyorsanız...  

    Kurtlar Hanedanı, masalsı boyutta şiirsel dokuya sahip, oldukça gerçekçi bir kitap ve özellikle belirttiğim gibi bu döneme ait kitaplardan hoşlanıyorsanız mutlaka denemeniz gereken bir kitap. 

    Serinin ikinci kitabı Bringing Up The Bodies'de bir iki gün içerisinde burada... 

    Kurtlar Hanedanı kitabını okudunuz mu? Nasıl buldunuz, paylaşırsanız sevinirim... 
    continue reading "Man Booker Ödülü Yine Hilary Mantel'in ... Kurtlar Hanedanı Serisinin İkinci Kitabı İle"
    15 Ekim 2012 Pazartesi

    Herkesin Konuştuğu Grinin Elli Tonu...


    Dünyayı bir seneyi aşkın bir süredir meşgul eden ve hala üç kitap ilede New York Times Bestseller listesinde ilk sıralarda olmayı başaran Fifty Shades Üçlemesinin ilk kitabı Fifty Shades of Grey (Grinin Elli Tonu) geçtiğimiz aylarda ülkemizde de satışa çıktı – ki ben gerçekten beklemiyordum –  ve tabii ki en çok satanlar listesinin de gelip en başına oturdu. Ekim ve Kasım aylarında da serinin diğer iki kitabı satışa çıkacak.

    Bu kadar olay yaratan kitap neymiş diye hala merak edeniniz varsa kısaca bahsedeyim, hikaye oldukça basit ve klişe aslında; genç ve masum kız, zengin ama oldukça sorunlu genç adam birbirlerine aşık olurlar ve birinin kontrol merakı, diğerinin özgürlük hissi ile çatışmaya başlar.

    Washington eyalet üniversitesinden mezun olmak üzere olan, 22 yaşındaki Anastasia “Ana” Steele, en yakın arkadaşı Katherine Kavanagh yerine üniversite gazetesi için, röportaja gider ve 27 yaşındaki zengin iş adamı Christian Grey ile tanışır ve beklendiği üzere an itibariyle karşılıklı olarak etkilenirler. Böylece Ana’nın zorlu aşk yolculuğu başlamış olur.

    Ana, güzelliğinin farkında değil, tüm zamanını eline aldığı İngiliz Klasiklerini okuyarak geçiriyor ve aşk hayatı en yakın arkadaşının anlattığı maceralardan ibaret, son derece naif. Christian Grey ise, fazlaca talepkar, huysuz, cinsel açıdan kadınların büyük bir çoğunu kaçırabilecek nitelikte belirgin bazı tercihleri var, karizmatik ve yakışıklı. Ana, arkadaşları ve hatta Christian Grey’in kendisi tarafından bile uyarılmasına rağmen, kendine engel olamıyor ve ruhsal açıdan dengesiz kahramanımıza kapılıyor. Christian Grey ile başa çıkmaya çalışırken, Christian’da kontrolü kaybetmeden Ana için hissettikleri ile başa çıkmaya çalışıyor.  

    Diğer karakterlerin oldukça sönük kaldığı bir gerçek ama ilerleyen iki kitapta bu durum birazda olsa değişiyor. 

    Bu üçlemenin ilk kitabı sadece tanışmaları ve sonrasındaki birkaç haftayı kapsıyor, ama yaşananlar ve haliyle okuyacaklarınız oldukça yoğun. Şahsen ben, "Ve Sonsuza Kadar Mutlu Yaşadılar (Happily Ever After)" türündeki; erkeklerin muhteşem, kadınların sadece süs eşyası olduğu türden romantik hikayeleri çok fazla sevdiğimi iddia edemeyeceğim, ama herkesin zaman zaman gerçeküstü, kolay bir kitap okumaya ihtiyacı vardır. Ve azıcık da olsa ilginizi çeken bir şeyler varsa bu türde, bu kitapta kendini okutacaktır. Sonuçta, sürekli acaba nasıl olurdu hissini uyandırması, gördüğü ilgiyi açıklayabilir. Ama tabii ki herkesin okuyacağı, okumak isteyeceği yada okuyabileceği türden bir kitap değil. Erotik kategorisine alınmış olduğunu unutmamak gerekir. (Bu noktada ben Türkçe’nin nasıl bir etki yarattığını merak etmiyor değilim, e-kitap olarak ilk çıktığında tesadüfen denk gelmiş ve okumuştum, bazı şeylerin İngilizce’de daha rahat okunabileceğini düşünüyorum hala)

    Aslen 2009 yılında internet üzerinde yayınlanmış,  Twilight etkisi ile yazılmış bir kurgu (fanfiction) olan Fifty Shades Serisi -ki dikkatli baktığınızda karakterlerdeki benzerlikleri görmemek mümkün değil-, harika yazılmış bir eser değil, aksine bu noktada oldukça eleştirilen bir kitap, ama bence yazıldığı kadar kadın hareketini, kişiliğini de geriye götürmüş yada götürebilecek bir eser de değil. Sonuç olarak adı üzerinde bu bir kurgu, fantastik bir dünya.  Yüzbinlerce kadın bu kitabı okuyor çünkü bu kitaptaki olaylar normalde yaşayabileceğiniz türden değil, yada başınıza gelse muhtemelen koşarak kaçacağınız bir durum. Kahramanları (ki özellikle onlar) da dahil olmak üzere, gerçeküstü, hayal ürünü... 

    Kitabın ciddi olarak yapısal sorunları, göz ardı edilemeyecek klişeleri, birçok defa tekrar edilmiş kelimeleri, ifadeleri ve diyalogları var ki, yer yer okuyucuyu ciddi anlamda rahatsız edebilecek düzeye ulaşıyor.  İnsan “Hadi ama artık”, “Daha neler” yada “Yok canım!” demekten kendini alamıyor ama bu eğlendirici ve kendini okutan bir kitap olması gerçeğini değiştirmiyor. Satış rakamlarına bakıldığında da İngiltere’de bugüne kadar basılmış en hızlı satılan kitap ünvanını almayı başarmış, ve dünya çapında adetler 40 milyonu geçmiş durumda.  

    İyi yada kötü olması durumunu herkes hala tartışa dursun, kitapları hızla satmaya devam ediyor ve yazarı E.L. James (Erika Leonard)’in artık son derece zengin bir kadın olduğu kesin.

    Kitabın birde filmi çekilecek, inernette oyuncu kadrosu ile ilgili ciddi spekülasyonlar sürekli dolaşıyor ama henüz resmi olarak yapılmış bir açıklama yok. Sadece senaristin Kelly Marcel olduğu kesin. 
    Birde filme ait müziklerin olduğu bir soundtrack albüm Emi Classics’ten eylül ayında dünyanın çeşitli ülkelerinde satışa çıktı. Kitapta ben okurken de en çok müziklerin ne kadar etkili olduğunu düşünmüştüm, dikkatinizi çekecek kadar detaylı vermiş yazar bu şarkıları...  Sizin bu kitap ve yarattığı sansasyon ile ilgili düşünceleriniz nedir? Paylaşırsanız sevinirim... 
    continue reading "Herkesin Konuştuğu Grinin Elli Tonu... "
    12 Ekim 2012 Cuma

    Ve Nobel Edebiyat Ödülü Çinli Yazar Mo Yan’ın Olur...


    Mo Yan, Nobel Edebiyat Ödülünü 111 yıllık tarihinde alan ilk Çinli oldu. 11 Ekim günü, İsveç akademisi daimi sekreteri, Peter Englund yapılan basın toplantısı ile ödülün sahibini Mo Yan  olarak açıkladı ve yazarın eserlerinde tarihi, masalı ve çağdaş bileşenleri “sanrısal gerçeklikle” yoğurmasını övdü.  

    Daha önce ödüle iki kere yaklaşan Çin, 2000 yılında Gao Xingjian (ödülü almış ancak Çin’de doğmuş olmasına rağmen, ödülü aldığı esnada Fransız vatandaşıydı ve anavatanı Çin’de yasaklı bir yazar) ve 1938 yılında Pearl Buck (Çin’de yaşadığı köylü hayatını zengin ve epik bir dille anlattığı biyografik başyapıtı için ödülü almış olmasına rağmen kendisi Amerikalı bir yazar) bu sefer Çinli yazar ile Nobel Edebiyat Ödülü'nü ülkesine götürdü. 

    Ödülü Aralık ayında yapılacak tören ile alacak olan 57 yaşındaki yazarın gerçek adı Guan Moye, eserlerinde ise “Konuşma!” anlamına gelen Mo Yan’ı, fazla konuşmanın tehlikelerini hatırlatması için kullanıyor. Küzeydoğu Çin’in Shandong eyaletinde, Gaomi şehrinde büyüyen yazar, çiftçi bir ailenin çocuğu olarak 12 yaşında kültürel devrim baskısı ile okulu bırakmak zorunda kalmış ve ailesi ile birlikte tarlada çalışmaya başlamıştır. Daha sonra 1976 yılında orduya katılmış ve  eğitimini de burada tamamlamıştır.

    İlk romanını 1981 yılında yazmış olmasına rağmen, başarılı ilk edebiyat eseri, 1930larda Japonya’nın Çin’i işgali esnasında yaşanan korkunç olayları anlattığı romanı, Red Shorgum (Hong gaoliang jiazu) olarak kabul edilir. Bu eser ünlü yönetmen, Zhang Yimou tarafından beyaz perdeye de yansımıştır. Diğer eserlerinden bazıları; The Garlic Ballads, The Republic of Wine, Big Breasts & Wide Hips, Pow! ve Life and Death are Wearing Me Out’tur. Romanlarına ek olarak, birçok farklı konuda hikaye ve makaleleri de bulunan yazarın, eserleri İngilizce, Fransa ve Japonca’da dahil olmak üzere birçok dile çevrilmiştir.

    Yaklaşık 1 milyon dolarlık ödülün sahibi olan, Mo Yan’ın Çin’de 90 yaşındaki babası ile birlikte yaşadığı evinde olduğunu belirten Englund, kendisinin ödülden dolayı “aşırı sevinçli ve ürkmüş” olduğunu söyledi ancak ödül hakkında başka bir yorum alamadığını ekledi. (The Guardian 11.10.2012)

    Yan Lianke, Dream of Ding Village’in ünlü yazarı, Mo Yan için “Çalışmaları her zaman kendine özgü... Red Shorghum’dan bu yana geçen 30 yılda yaratıcılığın sürekli doruğunda bir yazar ve bu hiç kolay değil. Birçok yazar iniş ve çıkış yaşar, ancak Mo Yan her zaman kendini yazarlığın zirvesinde tutmayı başardı.” diyor. 

    Mo Yan, 30 senelik yazarlık hayatı boyunca da edebiyat dünyasında, ülkesi Çin’de yaşanan modern dünyanın yarattığı yozlaşmayı ve anlamsızlaşmayı, alışılmadık bir doğrulukla aktarması ve anlatması ile tanınmakta.

    Eğer kitaplarından okumak isterseniz, şimdilik İngilizceleri ile idare etmek durumundasınız ama yine de birkaç örnek ve kısa özetlerini aşağıda ve kitapları da Amazon’da bulabilirsiniz.

    The Garlic Ballads

    Nobel Daimi Sekreteri Peter Englund, bu kitabı Mo Yan’ın çalışmalarına giriş kapısı olarak işaret ediyor. Kitabın İngilizce  basımı 1995 yılında yapılmış ve 20. Yüzyılda Çin’in kırsal kesimlerinde geçen bir hikayeyi anlatmaktadır. Paradise (Cennet) Eyaletindeki sadece sarımsak yetiştirilmesi emredilen köylülerin, yüzlerce yıldır neredeyse hiç değişmeyen yaşamlarının ve önce sadece sarımsak ekilmesinin emredilmesi, sonra da bu ekinlerin satın alınmaması ile çektikleri zorlukların anlatıldığı kitap Dünya Edebiyatı Klasikleri arasında sayılan, Catch-22 ve The Grape of Wrath (Gazap Üzümleri) ile karşılaştırılmaktadır ve yazarın kendi ülkesinde Tianamen Meydanındaki protestolara sebep olması nedeniyle yasaklanmıştır.

    Red Sorghum
    Şüphesiz ki 1987 yılında Zhang Yimou tarafından filme de alınan roman, yazarın en bilinen eseri. Köyün direnişçilerine yiyecek taşırken, Japon bir asker tarafından vurulduktan sonra, yerel bir kahraman haline gelen bir kadının torunu ağzından dinlediğimiz hikaye, geçmişte yaşanan hatıralara yolculuk şeklinde anlatılıyor ve  20. Yüzyılda Çin’in kırsal kesiminde Japonların saldırıları ile yaşanan dehşeti konu alıyor. Maalesef köylüler sadece Japonların neden olduğu şiddetle değil, aynı zamanda kırmızı süpürge darısı tarlalarının sürekli yağmalanmasıyla da karşı karşıya kalmaktadırlar.

    The Republic of Wine
    Özel dedektif Ding Gou’er, Şarap Cumhuriyeti’ne (The Republic of Wine) yamyamlık dedikodularını araştırmak amacıyla gider. Onuruna, sunulan yemeklerin hiçte göründükleri gibi olmadığı bir ziyafet düzenlenir. Sonunda alkolün etkisi ile bilinçsiz bir hale gelen Gou’er, içinde pullu iblislerin, bir cücenin, yenmek üzere yetiştirilmiş bir grup çocuğun ve meymenetsiz bir aşçının yer aldığı bir kabusun esiri olur.

    Shifu, You’ll Do Anything for a Laugh
    Yaklaşık yirmi yıla yayılan bir sürede yazılmış hikayelerden derlenen bu kitap, komediden trajediye, fantastik ögeler ve masalsı anlatım sunmakta. Mo’nun, esin kaynağının açlık ve yalnızlık olduğunu söylediği bu hikayeler, bürokrasiyi ezen tutumları ve bireyin yaşama savaşını anlatmaları ile yazarın Kafka ile karşılaştırılmasını sağlamıştır.

    Ben henüz bu yazarın hiçbir kitabını okumadım ve aslında Nobel Edebiyat Ödülü’ne en yakın isim olarak görülen Haruki Murakami’nin 1Q84’ünün yazısını yazmaya da kendimi çok hazırlamıştım ama olmadı... Artık o kitabı da bir sonraki yazıda okuyabilirsiniz... 

    Bu arada küçük bir not: Yazar son kitabı olan Life and Death Are Wearing Me Out’u, 43 gün içinde 500 binden fazla Çin alfabesi karakteriyle ve el yazısıyla yazmış. Buna sebep olarak bilgisayarın kendisini yavaşlattığını ve Çin alfabesindeki birçok karakterin bilgisayarda bulunmamasına üzüldüğünü söylemiş...

    Mo Yan’ı okuyanınız yada okumayı düşündüğünüz bir kitabı  varsa, yorumlarınızı paylaşırsanız sevinirim... 
    continue reading "Ve Nobel Edebiyat Ödülü Çinli Yazar Mo Yan’ın Olur... "
    10 Ekim 2012 Çarşamba

    2012 Man Booker Finalistleri 2 – The Lighthouse, Alison Moore


    Man Booker Ödülünün sahibini bulmasına bir haftadan az bir süre kalmışken, finalistler arasında yer alan Alison Moore’un  ilk kitabı, The Lighthouse (Deniz Feneri), son günlerin en çok konuşulan kitaplarından birisi.

    Alison Moore’un oldukça sıradan bir adamın öyküsünü alarak, olağanüstü bir kitaba dönüştürdüğü bu kısa ama son derece güçlü hikaye, Futh’un Kuzey Denizi feribotundaki ilk görünümü ile başlıyor. Orta yaşlı kahramanımız, artık bitme noktasına gelmiş evliliğinden kaçarak, sırtına çantasını alıp,  Almanya’da, bir hafta sürecek bir seyahate çıkmıştır.

    Kitabın daha başında yalnızlık ve melankoli sizi sarıyor. Sorunlu bir çocuklu geçirmiş, asosyal olarak tanımlanabilecek ve sempatik sayılabilecek kadar evhamlı bir kişiliğe sahip olan Futh, çocukluğunda annesi tarafından terk edilmenin üstesinden hiçbir zaman gelememiştir. Ve şimdi de, asıl evlenme sebebi annesine benzerliği olan, karısı tarafından terkedilmiştir.

    Tatili bile, yapılıp bitirilecek bir aktivite olarak gören Futh, gezisinin ilk ve son gününde Hellhaus adında bir pansiyonda kalmayı planlamıştır. Pansiyonu bir karı koca işletmektedir. Oraya vardığı gece, Ester kendisine oldukça nazik ve misafirperver davranırken, kocası Futh’un anlam veremediği şekilde düşmanca davranmıştır, kendisine.

    Ertesi gün, yaşananları arkasında bırakarak Rhein nehri etrafındaki yürüyüşüne ve aynı zamanda hatıraları arasındaki gezisine başlar. Futh’un hatıraları ile birlikte, okuyucuda zaman içinde, bir ileri bir geri yolculuğa çıkar.  Özellikle bir hatıra hepsinden canlıdır, Futh’un annesinin, sıkıldığı için kendisini ve babasını terk ettiği an...  Futh’a kalan sadece denizfeneri şeklindeki bir parfüm şişesidir ve bu şişeyi zaman zaman kendisini rahatlatması yada gerektiğinde bir uyarı olması için hiç yanından ayırmaz.
    Hellhaus’a kadar hikayeyi, yakın bir üçüncü tekil şahıs anlatımı ile Futh’un bakış açısıyla okurken, buradan sonra ara ara serpiştirilmiş bölümler halinde Ester’inde anlatımı başlıyor. O’nun hatıralarına tanık olarak, iki karakter arasındaki bağlantıyı keşfetmenizi sağlıyor.

    The Guardian yazarlarından Jenn Ashworth “Leziz bir şekilde sarsıcı... Kaçınılmaz felaketi sürekli hissetmek ve beklemek dayanılmaz hale geliyor.” dediği bu hikaye yaşattığı gelgitler, tekrarlar ve birbirine geçen geçmiş ve şimdiki zaman kavramları ile okuyucuyu adeta korkutuyor ve rüya alemi içinde hissettiriyor.

    Moore ne kadar yetenekli olduğunu, son derece ağır çekim ilerlemesine rağmen yinede sürükleyici, sayfaları ardı ardına çevirten bir hikaye ile kanıtlıyor. Terkedilmenin acısını ve hissizleştirmesini içinizde duymanızı sağlıyor.

    Basit konusu, zekice imalarla, şaşırtıcı sembolizm yaklaşımı ile ve karmaşık yapısı ile güçlendirilmiş, yine de sonu, ne yazık ki, hızla geçiştirilmiş hissi veriyor gibi biraz. Ama bu şekli ile bile, sizi şokta bırakmaya yetecek.   

    Bu kitap sizinde ilginizi çektiyse, Amazon'dan satın alabilirsiniz. Yada isterseniz Kobo'dan e-kitap olarak bulabilirsiniz. 
    continue reading "2012 Man Booker Finalistleri 2 – The Lighthouse, Alison Moore"

    Nobel Edebiyat Ödülü Yarın Sahibini Buluyor!

    Edebiyat ödülü için belirlenen resmi aday listesi 50 yıldır açıklanmamasına rağmen, her sene olduğu gibi bu senede çeşitli yazarların isimleri favoriler arasında anılıyor. Bunlardan bazıları şöyle; ülkemizde de oldukça  fazla okunan Japon yazar Haruki Murakami, Suriyeli Şair Adonis, Çinli  yazar Mo Yan, Ağustos ayında son kitabı çıkan İngiliz yazar Ian McEwan, Amerikalı yazar Cormac McCarthy  ve bayan yazarlar arasında en çok şans verilen İtalyan yazar Dacia Maraini. Ayrıca geçtiğimiz senelerde olduğu gibi Amerikalı müzsiyen Bob Dylan'ın adı da yine adaylar arasında anılıyor ama bu isimler yanında şansı var mı bilemeyiz...

    Ünlü iddia sitesi Ladbrokes'a göre Murakami'nin 10/1 ile en favori isim. İsveç Akademisi'nin hafta başında yaptığı açıklamaya göre, 2012 Nobel Edebiyat Ödülü 11 Ekim saat 14:00'te sahibini bulacak. Diğer dallara ait ödüller, bu açıklamanın yapıldığı 8 Ekim günü itibariyle sahiplerini bulmaya başladılar.

    Bakalım geçtiğimiz sene olduğu gibi favori gösterilen isim mi alacak, yoksa bizi bir sürpriz mi bekliyor... 
    continue reading "Nobel Edebiyat Ödülü Yarın Sahibini Buluyor!"
    9 Ekim 2012 Salı

    Beni Orada Bulacaksın - Jenny B. Jones


    • Kitabın Adı: Beni Orada Bulacaksın
    • Orjinal Adı: There You’ll Find Me
    • Yazar: Jenny B. Jones
    • Çevirmen:Özge Nur Küskün
    • Yayınevi:Optimum Kitap
    • Ebat: 13,5x21 cm
    • Sayfa Sayısı:392

    Beni Orada Bulacaksın, 4 kez Carol Ödülü alan yazar, Jenny B. Jones'un yeni kitabı. 

    Ülkemizde de Temmuz ayında raflardaki yerini alan kitap, Finley Sinclair'in hikayesini anlatıyor. On sekiz yaşında akıllı, hırslı ve sıkı bir kız olan Finley, ağabeyi Will'in ölümü ile dengesini kaybeder.  

    Finley, Manhattan Müzik Konservatuarı'na hazırlanmaktadır, elemeler için  üzerinde çalıştığı parçayı bir türlü tamamlayamamaktadır, Will 'in kaybından yaratıcılığı da etkilenmiştir. Hayatını yeniden toparlayabilmek, aklındaki sorulara cevap bulabilmek ve en önemlisi Will'in seyahat güncesini takip edebilmek umuduyla, bir öğrenci değişim programı ile İrlanda'ya gitmeyi kabul eder. 

    Beckett Rush, son zamanlardaki vampir serilerinin aranan, İrlanda'lı genç aktörü, ve Hollywood'un en yeni kötü çoçuğudur. Beckett'in da sorunlu bir hayatı vardır; bir yandan yakışıklılığı ve yaşam tarzıyla şimdiden kötüye çıkmış adı, bir yandan da aile sorunları ve etrafında dönen olaylarla başa çıkmaya çalışmaktadır. Finley ile son filmini çekmeye İrlanda'ya giderken uçakta tanışırlar. Görünen o ki; Finley, Beckett'in tüm çabalarına rağmen yakışıklılığından ve cazibesinden etkilenmeyen nadir insanlardandır. Bundan çok etkilenen Beckett, Finley'i bir sonraki karşılaşmalarında, asistanı olmaya ikna eder, karşılığında da İrlanda rehberliği yapmaya söz verir. Tahmin edeceğiniz gibi, hikayenin bundan sonrası, hiç Finley'in planladığı gibi gitmez.  

    Beni Orada Bulacaksın, bir sonraki romantik-komedi kitabınız değil (olsa kötü olacağından değil tabii ki), tam tersine yas ve kaybetme duyguları ile örülmüş son derece duygusal bir hikaye. Finley'in yaşadıklarını unutabilmesi için "Esas Oğlan"la tanışması yeterli olmuyor, ki bu aslında hikayeyi son derece gerçekçi yapıyor. Hataları ve giderek yaklaşan elemeler, bir türlü vazgeçmek bilmeyen Hollywood'un kötü çocuğu, yeni okul, yeni arkadaşlar ile yavaş yavaş kırılma noktasına ilerlemesi, adeta içimizden biri gibi hissettiriyor ve son derece kolay bağlantı kurulabilen bir kahraman yaratıyor. Tüm bunlara ek olarak Finley'in bakış açısıyla anlatılması, bu hikayeyi adeta okurken yaşamanızı sağlıyor. 

    Beckett ve diğer karakterler de son derece güzel ve etkili bir şekilde sunuluyor. Aralarında zaman zaman insanı gülümseten bir etkileşim var. Buda yazarın, espri anlayışını ve  ağır konuların okuyucu üzerinde yarattığı etkiyi ne kadar ustalıkla dengelediğini gösteriyor. 

    Tanrının ve yeniden inanmanın çok güçlü iki konu olduğu kitap, güçlü yazımı, canlı karakterleri, İrlanda manzaraları, gülümseten diyalogları ve içinizi ısıtan hikayesiyle bu konuları hiçte gözünüze batmayacak şekilde işliyor. 

    Kitabın ana karakterleri gibi 18-19 yaşlarda olmasanız bile, bu düşündüren ve iyi anlatılmış hikaye sizi, hiç vakit kaybetmeden içine çekecek. Ve tıpkı hayatın kendisi gibi, zaman zaman sizi güldürecek ve zaman zaman ağlatacak... 

    Bu kitabı okuduysanız, sizde lütfen yorumlarınızı bizimle paylaşın... 
    continue reading "Beni Orada Bulacaksın - Jenny B. Jones"
    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...